Adı Ruh Olan Şeyin Tanımı

Adı Ruh Olan Şeyin Tanımı

ATİNALI: Adı ruh olan şeyin tanımı nedir? Şimdi söylediğimizden başka, yani “kendiliğinden hareket eden hareket”ten başka bir tanımı var mı?
KLEINIAS: Hepimizin ruh dediği varlığın “kendiliğinden hareket” olarak tanımlandığını mı söylüyorsun?
ATİNALI: Evet; eğer bu böyleyse, ruhun, bütün varlıklardaki her değişikliğin ve hareketin nedeni olduğu ortaya çıktıktan sonra, şimdi var olan, daha önce var olmuş ve ileride var olacak bütün nesnelerin ve karşıtlarının ilk oluşum ve hareket ilkesiyle aynı şey olduğuna yeterince kanıt getirilmediğinden hâlâ yakınıyor muyuz?
KLEINIAS: Hiç de değil, bütün varlıklar içinde ruhun, hareket ilkesi olarak en eski olduğu en doyurucu biçimde kanıtlandı.
ATİNALI: Öyleyse, kendi dışındaki bir şeyden kaynaklanana ve hiçbir şeyi kendi içindeki güçle harekete geçiremeyen hareket ikinci sırada değil mi? Ya da aslında ruhsuz bir maddenin uğradığı değişiklik olarak kaçıncı sıraya koymak istiyorsan, o sırada yer alması gerekmiyor mu?
KLEINIAS: Doğru.
ATİNALI: Ruh yönettiğine, madde de doğal olarak onun yönetiminde olduğuna göre, ruhun maddeden önce olduğunu, maddenin ise ondan sonra ikinci sırada geldiğini söylerken kesinlikle haklıydık ve son derece doğru ve eksiksiz konuşmuş olduk.
KLEINIAS: Evet, çok doğru.
ATİNALI: Daha önceki konuşmamızda, eğer ruhun bedenden önce olduğu ortaya çıkarsa, ruha ilişkin şeylerin de maddeninkinden daha eski olacağı üzerinde uzlaştığımızı anımsayalım.
KLEINIAS: Elbette.
ATİNALI: Ruh maddeden önce olduğuna göre, karakterler, töreler, istenç, muhakeme, doğru sanı, dikkat ve anılar da, maddelerin uzunluğundan, genişliğinden, yüksekliğinden ve gücünden öncedir. ;
KLEINIAS: Zorunlu olarak.
ATİNALI: Bundan sonra da şu konuda uzlaşmak zorunlu değil mi? Ruhu her şeyin nedeni olarak koyacaksak, iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin, adaletin ve adaletsizliğin ve bütün karşıtların da nedeni değil midir?
KLEINIAS: Kuşkusuz.
ATİNALI: Ruh hareket eden her şeyin içinde bulunduğuna ve onu yönettiğine göre, gökyüzünü de yönettiğini söylemek zorunlu değil mi?
KLEINIAS: Elbette.
ATİNALI: Bir tek ruh mu, birden fazla ruh mu? Ben ikinizin yerine cevap vereyim: birden fazla. İkiden az olduğunu düşünmeyelim: biri iyilik yapan, öteki de bunun tersini yapacak güçte olan.
KLEINIAS: Çok doğru söyledin.

Kaynak: Platon, Yasalar (2. cilt), çev. Candan ŞentunaSaffet Babür, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 1998, 896a-896e7.

Yaratma ve Devrim

Yaratma ve Devrim

Sanatta başkaldırı, gerçek yaratma ediminde tamamlanır ve süreklilik kazanır; eleştiride ya da yorumda değil. Öte yandan devrim de kendini yalnızca uygarlıkta kanıtlar; terörde, diktada değil. Yaratma olanaklı mı? Devrim olanaklı mı? Çıkmaza saplanmış bir çağımızın sorduğu bu iki soru, uygarlığın yeniden doğuşuna ilişkin bir tek sorudur aslında.

Yirminci yüzyılın sanatı ve devrimi, aynı yok sayıcılığa bağlıdırlar, aynı çelişkide yaşarlar. Ne ki, bunlar kendi eylemlerinde bile, savlarını inkâr ettikleri gibi, yıldırma yöntemiyle olanaksız bir çözüm bulmaya çalışırlar. Çağdaş devrim yeni bir dünya kurduğuna inanmaktadır; oysa eski dünyanın çelişkili sonuçlarından başka bir şey değildir. Sonuç olarak, kapitalist toplumda devrimci toplum da kendileri aynı araçlara (endüstriyel üretim araçlarına ve aynı söyleme) bağlı kaldıkları ölçüde birdir ve aynı şeydir. Ancak birisi, yaşama geçirmekte pek de yeterli olamayacağı ve kullandığı yöntemlerce reddedilen biçimsel ilkeler adına söz verir. Diğeri ise öngörüsünü yalnızca tanıdığı gerçeklik adına haklı çıkarır ve onu gerçekliği örseleme pahasına sonuçlandırır. Üretime dayalı bir toplum yalnızca üreticidir, yaratıcı değil.

Hiçleyici oluşundan ötürü, çağdaş sanat, aynı zamanda biçimcilik ve gerçekçilik arasında da bocalamaktadır. Üstelik, gerçekçilik iyi bir örnek olduğunda ne denli toplumcu ise, ‘katı’ olduğunda o denli burjuvadır. Biçimcilik asılsız soyutlama biçimine büründüğünde geçmişin toplumuna ne denli bağlı ise, propagandaya dönüştüğünde, geleceğin toplumu olmaya soyunan topluma da o denli bağlıdır. Usdışı olumsuzlama ile yıkılan dil, sözel sanrılama içinde yitip gider; gerekirci düşünce dizgesine bağlı olduğundan, buyruk sözcüğü ile özetlenir. İkisi arasındaysa sanat yer alır. Eğer başkaldıran, yok etme çığlığını ve totaliter zihniyeti eşzamanlı biçimde reddetmek zorundaysa, sanatçıda biçimcilik tutkusundan ve gerçekliğin totaliter estetiğinden eşzamanlı olarak kurtulma durumundadır. Günümüzde dünya birdir gerçekte, fakat bu birlik hiçliğin birliğidir.

Eğer dünya, biçimsel ilkelerin hiçliğini ve ilkesiz hiçliği dışlayarak, yaratıcı bireşime giden yolu yeniden keşfederse, uygarlık ancak o zaman olanaklıdır. Aynı şekilde, sanatta sürekli yorum ve röportaj dönemi ölümün eşiğinde olup, yaratıcı sanatçıların gelişini haber vermektedir.

Fakat sanatla toplum, yaratmayla devrim, bu olaya hazırlıklı olmak için, reddetme ve benimsemenin; özgün ve evrensel, bireysel ve tarih içindeki en aşırı gerilim ortamında birbirini dengelediği yerdeki isyanın kaynağını yeniden keşfetmek zorundadır. Başkaldırının kendisi bir uygarlık unsuru değilse de tüm uygarlıkların başlangıcıdır. Yalnız başına isyan, yaşadığımız çıkmaz sokakta Nietzsche’nin düşlediği gelecek için umutlu olmamıza izin verir: ‘Yargıcın ve diktatörün yerine, yaratıcı’. Bu formül elbet, sanatçılarca denetlenen gülünç bir uygarlık yanılsamasına izin vermez. O, yalnızca tümüyle üretimin gölgesinde kalan işin artık yaratıcı olmadığı, günümüzün çarpıcı olaylarını aydınlatır. Endüstriyel toplum, ancak, işçiye yaratıcılık onurunu yeniden kazandırarak, başka bir deyişle ona, ilgisini de bilgisini de ürettiklerine olduğu kadar işine de verdirerek açabilir yeni bir uygarlığın yolunu.

Kaçınılmaz olan uygarlık türü, bireyde olduğu kadar sınıflar arasında da, işçiyi yaratıcıdan; sanatsal yaratma olayının biçim ve temel, tarih ve akıl üstüne düşlediği ayrımından daha fazla ayıramayacaktır. Böylece herkese, başvurunun savunduğu ağırbaşlılığı kazandıracaktır. Shakespeare’in birliğini yönetmesi haksızlık, dahası ütopik olurdu. Öte yandan kunduracılar birliğinin Shakespeare’i göz ardı etmesi de aynı ölçüde tuhaf olurdu. Kunduracılar olmaksızın Shakespeare, dikta için bir özür bahanesi olurdu. Shakespeare olmaksızın kunduracı, oluşumuna katkıda bulunmadığı zaman dikta tarafından emilip sindirilir. Her yaratma eylemi, salt var oluşuyla, efendi-köle dünyasını reddeder. İçinde yaşadığımız şaşırtıcı efendi-köle toplumu ölümünü de başkalaşımını da yalnızca yaratma düzeyinde anlar.

Kaynak: Camus, Albert (2004). Sanatın Felsefesi Felsefenin Sanatı içinde. çeviren: Mehmet Yılmaz, Ankara: Ütopya, s.222-224.

Yüzey ve Derinlik

Wölfflin’in Kavramları

ÇİZGİSEL-GÖLGESEL

DÜZLEM-DERİNLİK

KAPALI FORM-AÇIK FORM

ÇOKLUK-BİRLİK

BELİRLİLİK-BELİRSİZLİK

•Uzayın keşfiyle tasvir olanakları yavaş yavaş gelişti.Çizgisel, gölgesel olandan sonra sıra düzlem ve derinlikteydi. Barok optik olanı son sınırına getirirken yaptığı katkılar inanılmazdı.

•Formu çizgisellikten koparıp sınırsızlaştırdı. Çerçeveyi kaldırdı.Barok şekli düzlem üzerinde gösterme becerisiyle derinleşmenin yollarını açtı. Derinleşme sanat yapıtı üzerinde perspektif, rakursi, malzeme kullanımı gibi yöntemlerle erişilebilir bir şey olmuştu.Resmin ön ve arka kısımları birleştirilmişti.Seyirci derinliği görmeye zorlanmıştı.

•16.yy 15.yy dan daha fazla düzlem kompozisyonuna bağlıydı.

•Düzlem ilkesi her nekadar bırakılmışsa da bu ilke bütünü her zaman ilgilendirir.

•Rakursi ve sahneyi derinleştirme isteği hakim kılınınca parçalı düzlemler kullanılmaya başlandı.Bugün resimlerde düzlem şeklini inceleyeceğiz. Özellikle de yatay kompozisyonlarda huzurlu bir atmosfer ve görülebilirlik amaçlanmıştır.

RESMİ GÖRMEK

RESMİ GÖRMEK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER-1

“Resmi görmek” program dizisi youtube kanalında yayınlanmaya başladı. Programda Hans Belting’in Floransa ve Bağdat Batı’da ve Doğu’da Bakışın Tarihi kitabından ilerleyerek anlatımını yaptık. Resmi görmeye kadar gelen süreçte öncellikle toplumun ışık ile olan hesaplamaları ön plandaydı. İbnül Heysem’in Işık teorisi resmin oluşumunda en önemli gelişmeydi. Görme eyleminin cisimlerden yansıyan ışıkla göze girme teorisi yerine ışığın havada düz bir çizgi çizerek göze ulaşmasıyla oluşan görme edimi bugüne kadar ki görme algısının temelini oluşturmuştur. Perspektif ışık ölçmlerinin Rönesansta Camera Obscura ile hesaplamaya çalışan araştırmacı bilim insanları ve sanatçılar tarafından kullanımaya başlayan bir yöntem olmuştur. İmgenin başlangıcını bilemeyebiliriz yalnız perspektifle iki boyutlu resmin çizilip bir alan ve uzam yaratılması perspektif sayesindedir. Perspektif sadece yarattığı üç boyutlu yüzeyin yanı sıra resim kültürünün ilerlemesini, resme olan kültüre bağlılığın resme yön veren perspektif tekniğiyle daha da arttığı kesindir. Perspektifin resmin oluşumunu sağlayan unsurlardan biri olarak yaratıcı sanatçılar perspektifi kullanarak kendi bakışlarını örtük biçimde göstermişlerdir. Perspektifin suda oluşturduğu halkalar büyük resmin doğmasına itici güç olmuştur. Perspektif ile yapılan resimler sanatın parçasından çok tekniğin ve optiğin bir parçasıydı. Matematik ve geometrik hesaplamalarla oluşturulan çizim, en önemlisi Panofsky’nin dediği gibi simgesel bir  biçim oluşturur. Batı sanatında simgesel biçim perspektif ie oluşturulur. Perspektifin resim alanında kullanılması ve Antik çağın kültürüyle tamamlanması resim denilen olgunun kültürel ve sanat bilimi anlamında sağlam bir zemine oturtulmasını sağlar.

Perspektif Antik yunan ve Roma, Ortaçağ Avrupası’nda keşfedilmiş bir yöntem değildi. Ortaçağ skolastik düşüncenin etkisi atında insanları din ile ilgili bir kozmosa hazırlıyordu. Yapılan bilimsel araştırmalar ve filozofların çabaları Latinceden yapılan çevirilerle tanrının varlığını kanıtlamaya yönelik Tanrı aklını esas alan çalışmalardı. Ortaçağ hayatın göz ile kurulacağı Rönesans dönemine kadar hayata dair seküler kavramlardan uzakta bir otorite biçimi yaratmıştı. Rönesans Ortaçağın düşünce dünyasını Antik dünyanın ilerici bir yorumuyla yeniden yaratmıştı. Rönesans Arap dünyasının optik biçimini resimde kullanarak sadece görsel bir oluşum yaratmak yerine görsel bir devrimin fitilini ateşlemişti. Göz, görüntünün beyindeki görme sinirine ulaşmasıyla oluşuyor. Zihnin bir tasavvuru olmadan bakışa dönüşmüyordu. Göz sadece bir duyu organı olmaktan zihnin ve hayal dünyasının bir araya getirdiği çağrışım ve imgelerle düşünceye ulaşıyordu. Görme sadece gözün optik bir bakışımından öte zihinsel bir algılama boyutu taşıyordu.  Görmenin psikolojik yansımaları zamanla insanın sırlarını çözmede ruhun karmaşık dünyasını aydınlatmış felsefenin ampirik boyutuna katkı sağlamıştır.

Bakış, kendi içinde tümel bir anlam içerir. Bir kişinin bakışından bir dünyanın bakışına mantıksal olmayıp ama dilsel manada bir kabule kavuşan  bir söylem içerir. Bir bakışla kurulan dünyalar, modern dünyanın ideal devlet düzenini kurmada inşacı bir serüven başlatır. Herkesin inandığı bir tek doğru bakışın üzerine yapışan olumsuz görüşler ile birleşerek bir tek doğrunun olmadığı söylemsel farkların olabileceği düşüncenin çoğullaşması fikrine bizi götürür. Perspektif görmeyi geometrik bir tasarım haline getirirken tek biçimliliği de onaylar. Brunelleshi, Alberti, Ghiberti gibi sanatçılar perspektifin bir teknik olarak resmi var etmesinin ötesinde bakışa verdikleri anlamlar ile Antik çağın sembollerini resmin alanına taşırlar. Onların plastik anlamdaki kusursuzluğu tek bir ideali benimsemeleri yanında özneyi temsil eden bakışında farkında olmalarıdır. Kültürel köklerin derinliği, insanın eyleme merakı, bireysel yaratıcılıkların ve zamanın ruhu yanında resim gerçekliğinin olgunlaşmasının diğer nedenleri arasında sayılabilir.

Resmin kendi ontolojik kurgusu, bir araya getirdiği doğal unsurlar resmin sabitlediği bakışın cazibesinin nedenidir. Parçalara ayrıldığında bir anlam taşımayan renk ve ışığa dayalı sembolik biçimler bütünsel anlamına ulaşınca resim evrenini kurgulamaya başlar. Arap kültürünün put dediği kandırmaca tasvirler yanılsama ve illizyonun yaratıcı gerçekliğinde işte bu etkileyici bütünü yaratır. Bir anlamıyla havadaki ışığın yansımayla oluşan yanılsamalı görüntüsü, gözü kandıran tasvirler diğer yandan gerçekliği kopyalayan onu iki boyutlu yüzeye taşıyan geometrik bir tasarımdır. Resmin dünyadaki en önemli kültür taşıyıcısı olma hikayesini bile göz önünde tutmadan resmin oluşumunu, tekniğini ve kimyasını düşündürmesi insanın düşünen bir varlık olarak evrilmesinin ilk kanıtıdır.