Soyut oluş, soyut olma hali, soyutun varlığı

Soyut sanat, varoluşçu bir uzamı, sadece sanat tarafından kullanılan bir kavram olmaktan çıkartarak ona sonsuz form oluşturma potansiyelini iade eden bir varlık temsilidir. Bu temsil sıradan klasik temsilleri sorgulayarak insanın sezgisel ve entelektüel dünyasını modern varoluş biçimlerinin ikili çatışmaları altında doğal ve yaratıcı bir dizgede tutuyor. Bir yapıt gerçekliğinin açık bir şekilde tarif edildiği analitik gelişmelerin üzerine kendilik farkındalığıyla anlam üretmeye başlayan soyut, tek boyutlu bir ifade tarzı değildir.

Sanatçının içinde taşıdığı varoluş meselesini, dünyayla kurduğu ilgilerle yarattığı iç dünyasının duyumsama ,soyutlama ve stimmung denilen filozofik sezgiyle görmeye başladığı noktada yol kelimesinin hayatı içeren sembolik anlamları klişelerden kurtulur. Bu yol göstergeler ve imgelerle  işaretlenmiş, sonu belirsiz, fiziki bir zaman ve mekan algısından  kopuk,  maddenin somut ifadelerini bir kenara bırakmış yaşamın ruhunu duyumsamak isteyen bir varlık olma haline yönelmiştir.  Oyuncul, mediatif yöntemlerle sanat yapma tekniklerinin ruhsal alanını oluşturan soyut sanat, madde ile temsili odağına alan sanat yapıtlarından farklı olarak daha şeffaf ve geçirgen bir dil kullanır. Yapıtın kurucu özelliklerinden, tarihin manipülatif doğrularından içindeki eril, hakimiyet arayan yönelimlerinden uzaklaşır.

Bu sonu belirsiz karmaşık  potansiyellerinin peşinden giden plastik filozofik kuram, insan doğasında yer alan  güç istencini sanat istencine çevirerek sanat yapıtının karmaşık doğasıyla sanatı tinsel alanda tanımlamaya başlar.Felsefenin, en başından izini sürdüğümüz sorulara koşut olan sanat, insanın yaratıcı eylemiyse bu güç istenci onun yaratma ve dünyayı görsel anlamda inşa etme unsurlarıyla büyük resmi oluşturmuştur. Modern düşünce, dünyanın büyük resmini oluşturan her türlü okumayı, araştırmaları, sanat biliminin kuramsal birikimiyle parçalayarak tanımaya girişmiştir. İnsanın kafasını küçük yaşlardan beri meşgul eden huzursuz hal artık  bilincin sınırları içinde kendine ikna edici, soyut karşılıklar bulmuş, estetik kavramların açıklanmasıyla kendine bilişsel bir deneyim kazandıracak araçlara sahip olmuştur.

Sanatın kendini üretmeye yönelik  form analizleri, form tekrarları, üslupsal yenilikler yeknesak bir hal alarak klasik sanat bilincinin tükenişine sahne oluyordu. Oysa canlı bir bilinç yapısına, artan enerjinin tüm oyunsu havasıyla yaşamın tekrar sanatla büyülenmesine ihtiyaç vardı. Soyut, yaşamın belirsiz kaotik yapısı içinde gösterdiği  bu yeni mistik atmosferle sanatçılar eliyle yaşamın yeni hareket ettiricileriydiler.    Kandinsky’nin kuramsal bir boyutta yaşamın içindeki gizil güçleri zihnindeki asıl kaynaklardan biri yaparak yaşamın köksüz, yararsız otlarından toprağı kurtarmıştı. Bu formu kuran bir bakışla değil varoluşçu, bütünsel bir soyutlamanın mikrodan makroya gidişli gelişli yoluyla mümkün olacaktı.  İnsanı, tinsel yolculuğundaki varış noktası  onu  bir eylemci, arzulayan bir özne, mekanik bir bilinç halinden  yaratıcı bir bütüne dönüştürmüştür. Sanat yapıtı bir insan tarafından böylesi bir çok boyutlu bir sezgiyle  deneyimlendiğinde insan ile yapıt arasında tin dünyasının kapıları açılmıştır.

Form dünyasının insan zihninde uyandırdığı duyumlar, titreşimleri harekete geçirerek her zaman o an karşımıza çıkan bir akışı hissetmemizi sağlar. Soyut olan aslında kenarları belli, etiketlenmiş, her an orada bulabileceğimiz  soyut bir gösterim deneyimi değil akışta olan sürekli değişen, birbirini var eden veya yok eden noktacıklarla soyut bir varoluş kazanma biçimidir. Soyut, nötr bir alan yerine yaşamdan kaynaklı büyüklükleri enerjiye çeviren fizik ötesinin insan bedenindeki titreşimleridir.   Dünyanın içinde olmaktan kopamayan bir canlının yaratıcı enerjisini tüketme biçimi aslında. Varoluşun tinsel duyumlarından kurtulamamanın verdiği acıyı yaratıcı oluş halinin içinde kalarak deneyimlenme biçimidir. İnsanın tinsel bir varlık olma ihtiyacının sanat yapıtı üzerinden görünen yüzüdür. Bu yüzün deşifre olmaması veya hiçbir zaman deşifre edilememesi yüzünden herkes için gizil bir yanı her zaman vardır.

Soyut olma halinin sınırları belirsizken ilişkili ve ilgiler kuran fenomenler bağlamında soyutlama insanın derin düşünce içerisindeki düşünme yöntemini gösterir. Bu nedenle soyutlama, varoluşla ilgili ilk insandan beri sorgulanan soruları yapıta sordurmasıyla ontolojik, benlik ve bilinç konularının birbiriyle ve maddeyle  olan ilişkilerini çözümlemesiyle analitik, sanatın iç ve dış form algısına yapıcı etkide bulunmasıyla inşacıdır. Kant, aklı yapılandırdığı kavramlar üzerinden sanatın gücüne dikkat çekerek sanatı felsefeye ve insanın zihinsel yapısına  içkin kılarak sanatı en üst seviyesine ulaştırmıştır.  Sanatın, icracı, kurucu boyutunun gücünü onun yaratıcı özle olan sürekli diyaloğundan alan  bir sanat formu olarak işaret etmiştir.

Yaratıcılık özelliği sanatçıların soyuta atfettiği özellikten dolayı sanatçıların elinden verilmiştir. Kandinsky, sanatı bir öncesi sonrası çizgisinde görmeyen kendi yaratıcılık kuramı üzerinden ona form veren aurası zengin bir sanatçı olarak soyutu sanat pratiğinin içinde inşa etmiş tin ile olan bağlarını yaşamsal düzeyde sürdürmüştür. 

Kandinsky’nin çok boyutlu doğa ve zihin kuramı yayınlandığı dönemde devrimci bir etkide bulunup çoğu sanatçıların bu yeni sanat uzamını anlamlandırmasını, sorularına cevap olmuştur. Bu kuramın taşıdığı tinselliği kavramak ve uygulamak taklitçilikle üstesinden gelmekle mümkün gözükmüyordu. Kendi sanat aurasını sınırsız zenginlik potansiyeliyle içindeki müzikle birleştirebilenler soyutun ifade olanaklarından faydalanıyordu. Bunu göremeyenler için içinden çıkılması bir kör kuyuydu. Yaratıcılığı dilsel ve kültürel  bağlamdan kurtarıp yaratıcı köklerine geri döndürmenin bir yoludur soyut. Bulunduğu zamana ve mekâna yüzyıllarca söz geçiren sanatın formlaştırma ideali kendine modernlik adı altında yeni bir uzam bulmuştur.

 Sanat biliminin içinden yürüyen bu yeni formlaştırma edimleri modern etiketi altında yaşayacaklardır. Modernin sanat bilimi içindeki inşaları onu yetkin bir bakışla anlayanlar tarafından soyutun ifade ettiği araçlarla canlı bir dünya kurgulayabilir. Bu insanın geliştirmesi gereken bu dünyaya ait olmasıyla ilgili kurduğu bağları, değer sistemini sorgulaması sonucunda da rafine bir ruhla tinin organik doğasında kendini yeniden yaratmasıyla mümkündür. Filozofik açıdan da ağırlığı olan bu ifadelerin felsefenin yüzyıllardır önce ilk dönemlerde mitosla, tek tanrılı dinlerle bulmaya çalıştığı soruların sanatla ete kemiğe büründüğü bir noktaya varır.

Ağır filozofik sorguların doğum yeri olan soyut düşünce, yaratıldığında yok olan bir formu yapıta kazandırır. Bu şekilde özgür ve doğal varoluşuna kavuşma olanağına sahip olur. Soyut, bir kavram yerine bir anlam dizgesi olarak dışavurumcu, geometrik, simgesel , izlenimci yapıtlara içkin, yaratıcı bir özne olarak da tinselliğin aşkınsal anlamlarını üreten bir formu kompoze eder. Her yaratıcı sanatçının yaratıcılık filozofisinde dönüştüğü, yeniden yaratıldığı duyumsama alanları sayesinde maddi nesnenin üzerinde soyutun dolaşımı devam eder. Herkesin zihninde farklı titreşimlere neden olan bu göstergeye dönüşmüş form klasik yapı ve optik kabullerin dışına çıktıkça sanat damarını beslemeye devam eder.

Sınırsız geometrik uzam, sanatı matematikleştiren bir labirent örmeye başladığında mimarinin ideolojik inşaya olan katkılarıyla kurucu bir unsur olmuştur. Bu inşa gücünün zihinlerdeki geometrik dünyasının artık gerçeği boyutlandırmak yerine sınırsız bir uzamı bu sefer insani özneyi inşa etmek, onun tine olan bakışını ifade için küçük bir role soyunacaktı. Tasarımını mikrokozmostan makro kozmoso dönüşümlü ilerleyen bir hikayede soyut, en saf ve en temsil edilemeyen biçimde kendi filozofik gerçekliğinin hareketi üzerinden göz ve tin arasında bir varlık alanı yaratır. Bu metafizik alan ortaçağın sanatçılarının  içtepilerinin sonucunda oluşan duygusallık ve aşkınsallık içeren bir anlam taşımıyordu. Rönesansı, romantik, simgeci inşaları hayattan aldıkları enerjileri tinsel bir dışavuruma dönüştürerek yapıtın varoluşuna içkin kılan bir hakikati taşıyordu.

Sanat formaları bilincin bu şekildeki katmanlı ve sürekli tartışan, diyalog halindeki filozofilerinin içinden bakmak modern sanatın yapıt uzamındaki farkların ve aynılıkların yapıta dair niteliklerine bizi götürür. Diğer türlü kavramsal karşılık arayan yaşamın belirleyici değer dünyasından kopuk bir analiz yapılmış olup hiçbir zaman doldurulamayacak boşluğu daha da büyütmüş oluruz. Modern sanat yapıtlarındaki döngüsellik, gözün yönlendirmeleriyle şekillenen izlenimler resmin derinliği yerine oyalayıcı gerçekliğine katılmamızı sağlar. Bu da modern sanat yapıtlarındaki zengin, form akışlarını görmemizi engeller. Soyut, ülkemizdeki soyut eğilimler sergisindeki kullanımıyla varoluşsal sancılardan başka yaratıcı sanatçının fenemenolojik bir eğilimidir. Dünyanın pasını askıya alarak dünyayı deneyimlemeye çalışan bilincin kurduğu dünyayı görmek ve göstermek için dünyanın tinsel ilgileri ile bağlantıda olmaktır.

Bu açıklamadan sonra dış formu tıpki ağacın dallarının uzantısı gibi düşsel bir imgeleme emanet edip onu çarpık gerçeğin ürettiği anlam ve aldatıcı duyumlardan kurtardıktan sonra Cezanne’ın doğayı silindir, küp ve konilere göre  indirgendiği yeni sanat uzamının derin bir düşüncenin çalkantılı sularından geçerek kendine bir ifade biçimi belirlemesini daha iyi anlayabiliyoruz.  Geometrik şekiller, soyuta özdeş yapısıyla maddi olanın sürekli dönüşümlü dünyasında düzgün, saydam ve şeffaf görünürlüklerin yüzeyi olurlar. Sadece yüzeyde algılanan gerçeklikleri transparan yapısıyla her sanatçının filitresi gibi görev yapar.

Geometri ilk çağlardan bu yana enerjisi bu kadar da olmasa da mistik olanı ifade etmek için dünyanın en kendinden emin kesinlikli imgeleridir. Kurduğu çizgisel ve matematiksel ilişkilerle doğruyu bize kanıtlarken fizik ötesine dair anlatamadıklarımıza da bir araç olmakta inancın simgesel temsilcileridir. Modern zamana geldiğinde bu kendinden emin imgesel gerçeklik, taşıdığı asil anlamlar yerini matematiğin kendi doğasına geri götürürken estetiğin kültür tekniği haline gelmiş perspektifte sanatın dilsel dolayımından tamamen koparak sanatçılar geometrik şekillere temsil ve hikayeci anlamlarını tamamen yok sayarak resim pratiğinde daha öznel ve tekil bir yer  ayırır. Empresyonizmin analitik form arayışında klasik geometrik tperspektife karşı bir duruş sergilenirken renklerin ve sanatçının kendi benliğinden ve düş gücünden hareketle kendi geometrisini  inşa etmiştir.

Işık ve rengin, klasik fizikle açıklanabilen yanlarının açıklanamayan, bilinemeyen tarafından belirlendiği bilimsel tavır,sanatın tüm yaratıcılık ve bakışla ilgili okumalarını ters yüz eder. Empresyon bu ilgilerin en ciddi ve hakikisi olarak  resim dünyasını kurgulayan bir mekan ve zaman çizgisi yerine soyutlamacı bir mantıkla zaman ve mekanı parçalayan sonsuz bir yaratma enerjisinin etkisi altına girmiştir. Sanatın soyutlamacı tavrı fenemonolojik tavrın maddi dünya üzerindeki izlenimlerinin sanatçı zihin ve duygularıyla sanatının içine çekilerek ifade biçimlerini tinsel boyuta ulaşmasıyla ilgili doğal bir tavır gelişmiştir.   Zaman zaman anlamı  içeri alan zaman zaman dışarıda bırakan aklın tayin ediciliğine mesafe koyarak sanatın kendi alanında üretmeye devam eder. Resim yaparken bilinçli tercihler yerine tesadüfi yan yanalıkların etkin olması soyutu bir örnek bir inşa modeli olmaktan kurtarır. Özgür, işlevsel olmayan, kendi estetiğinin içinde canlı bir form olarak kalabilen yaratıcılığın yeni bir boyutudur.

 Sanatın en eski hakikatlerinden biri olan varlık meselesi ve onun nihai noktası olan yücelik soyutun form ile yeniden yaratılmasıyla kendisini temellendirebilecekti. Soyut, sanatın kendisini temellendirmek için varlığa koşut olan bir tekillik içeriyordu. Soyutun araçlarının sanatın en olgun zamanında düşünümsel filozofilerin çokluğuyla şekil alması sanata yeni bir kriter ve eleştirel olma özelliği katıyordu. Soyut, sanatçıda, izleyicide farklı bakış açılarını içermesiyle yoruma açık sınırsız soru ve cevap hakkı barındırıyordu. Bu sorulara verilecek cevaplarla ilerleyen sanat retoriği her yana çekilebilecek bir hakikati yaratmak için değil de sanatın kendine ait alanında devinimini sürdürebilecek inşa ettiği sanat birikimine sahip çıkabilecek bir dizgeyi geçerli kılmak istiyordu. Bu soyutun ardılı olan Empresyonu, post Empresyonu, Yeni Empresyonu , Fovları, Alman Expresyonizmi, Kübizmi, Soyut Expresyonistleri  melez formların toplandığı bir son nokta yapar ki bu sanat uğrakları her biri sanatçılarının özelinde devinimli, hakiki bir dünya kurgular.

İnsanı en derinliklerine kadar öğrenme çabası, bilimin doğayı bir araştırma sahası yaparak insanın kültürü üzerinden değerlendirmesi sanatın hareket biçimini belirleyen evrensel değerler haline gelir.Bu değerlendirme bilimin gözleme ve deneye tanrısal ölçekte inanmaya geçişinin ardından bilimin içerisinden Goethe’de olduğu gibi doğaya bakmak ve insan doğasının kötücül yanlarını açığa çıkarmak doğanın etkileşimli yanıyla bir olup doğanın yarattıklarının insanla özdeş tutulduğu zengin bir filozofiyi içerir. Soyut yaratımlar da dünyayı bu ölçekte analiz eden, doğaya formları iade eden ve onları dönüştüren bir olanaklılık halidir. Bu olanaklığın sınırını çizen sınırsız yaratma gücüdür. O nedenle soyut yaratıcılıklar sadece sanat değil aynı zamanda yaratıcı gücün tinsel titreşimleridir. Bu canlı doğaya içkin olmak ancak yaşayan bir deneyime temel oluşturan filozofik sezgiyle gerçekleşir. Bu nitelik insanı yetkin bir varlık kılan felsefenin insana atfettiği potansiyellerle gelişir.

 Yaratma gücünün insana adanmış özelliği her sanatçının sanatçı olma nedenine verdiği cevapla belirginleşir. Kandinski bir cevabın ötesinde yarattığı sanat uzamıyla sanat kuramını ve soyut sanatı sanat için  olmazssa olmaz bir boyuta sokmuştu. Kandinsky meditasyonlara benzeyen derin düşüncesiyle önce görünen yüzeyden derinliklere doğru primidal bir kuram geliştirmişti. Tinsellik, sanatın en aşkınsal noktası olarak yaratıcı bir kuram öne sürüyordu. Sanatı kalbinden kavrayan bu kuram ayaklarının yere basması, yaratıcı gücün niteliğini öğretici bir ton yerine sanatı yaşayan canlı bir forma dönüştürmüştür.

Yazınsal bir anlatımla resmin dünyasını anlatmaya çalışmak sağır dilsiz oyununa benziyor. Sanat yapıtlarını kelimelerin diliyle anlatma çabamız bizi belli bir yere götürecektir. Ancak o yapıtın görsel bir deneyimle yazıya dökülmüş hali yapıtın performatif etkisi hakkında bize bir şey ifade eder. Yazının kendisi olan resim ifadenin de kendisi olduğu için bu güçlü oyuncuların arasında onların kurmadığı kavram örgülerini kendi içsel sesimiz yaparak ilerlersek bu yapıtların canlı dünyasına eşlik etmiş oluruz.

Soyut düşüncenin zihinsel bir meditasyonu anımsatırcasına yaratıcı gücün sonucunda ortaya çıkmasının kabul edilmesi sanatı yeniden formlaştırdı. Geçmişin anlatılarından, kültür yapılarından kurtararak ona sanatın doğduğu varlık nedir sorusunun başlangıcına taşıdı. Bu sefer temsili bir varoluş yerine doğanın yaratıcı ve dönüştürücü gücünü hareket noktası yapıyordu. Geçmişin formları ise soyutlamaya uğrayarak indirgemeci bir bakışa teslim oluyordu. Bu indirgenen gerçeklik geometrik uzay ve sembolik bir dilselliğin içinde var oluyordu. Büyük hikâyeler yerine sanatçının mitolojisi, yaşam izlenimlerinin ve dışavurumlarının birleştiği yaratıcı içgüdüsü devreye giriyordu.

Sanatçının bu gizli mitolojisi yapıtın her bir katına gizlenmiş olarak hepsini tam anlamayla çözümleyemeden gizemli bir hakikat çıkıyordu karşımıza. Sanatın obje merkezli olmaktan çıkıp duyumsamanın ve öznel boyutun karşılıklı olarak yapıtın üzerinde yarattığı titreşimler sanatı klasik formundan ayıran temel özelliğiydi. Natüralist sanatın, perspektife ve gözün optik konumlandırmasıyla oluşturduğu sanat yapıtlarındaki bilinç modern zamanlardaki bilinci taşımıyordu. Wolfflin’in klasik ikilemleri formun dış görünüşüyle indirgemeci bir boyuta sokuyordu.

Yeni uzamda form,  dilsel bir yönelim sergiliyordu hem de insan zihnine ait katmanlı birçok gizin çözüldüğü akılsal bir dizgede çözülüyordu. Sanatın ihtiyaç duyduğu filozofi artık sadece dış görünüş ile ilgili kalamazdı. Sanat yapıtlarının tinsel yansıması soyut dünyanın etkilerini içine alıp melez formlar oluşturuyordu. Soyutlama, bu yeni filozofinin tekniği olarak düşüncenin, sezginin, duygulanımın içinde olduğu yeni bir görme biçimiydi. Soyutlamayı yapan görmeye ait olan bir alanın artık zihinle temsil edildiği bir yer haline gelmesiydi. Bu alanda ortaya çıkan yaratıcı imgelem sayesinde imgenin tasarımı gerçekleşiyor bu yaratım sanatçının doğal varoluşundan ve deneyiminden ortaya çıkan form yapılarıysa o zaman soyutlamanın bir var oluşa dönüştüğü yaratıcılık anıdır. Bu sanatı yapaylıktan kurtaran sanatın tüm bedeninde yankısını bulan titreşimlerdir. Zamanın  ve mekanın geçiciliğinde tek kalıcı olanı belirlemeye çalışan sanatın kendisi de artık geçici ve değişken bir forma dönüşmüştür. Formalist bir tekrar yerine canlı bir form yaratmak isteyen  sanatın tinselliği kuramındaki noktaları herkes kendine göre aydınlatacaktır. Bu “Geist” “tin” meselesinin yaratıcılık alanında her sanat eserini taşıyan bir varoluş biçimi olarak tin filozofisine karşılık gelmesidir. Görünen üzerine inşa edilen dünyanın yarattığı sıkıntılar dünya tarihi boyunca beslenen bir iyilik ve yücenin varlığıyla ilerledi. Sanat bu görünen maddi dünyanın karşılığı olma görevini içinde taşıdığı tinsellikle yaratıcı bir enerjiye dönüştürdü. Soyut olma hali sanatın beslendiği tinsel alanının kategorize edildiği, bir kavram olarak form dili anlamında yönelimini sanat eserleri üzerinden yapar. Bu tinsel dünyaya içkin , sanatın görünüşü olarak sanat artık ne eski sanat ne de yeni bir sanat olabilir her türlü kategori ve anlamsallıktan kopmuş varoluşun ikili dünyasında bir ara yüz gibidir. İç ve dış mimarisini kendi olanaklığında kuran sanat yapıtının filozofik bir bağlamda soyut karşılıklar üretmesi zorunlu hale gelmiştir. Bu da hiçbir zaman söylendiği kadar kolay değildir.