YAŞAMIN KIRILGAN, SANATIN YARATICI MİTİ: FAUST

Faust , Goethe’nin bir kahramanı olmak olmaktan öte kozmolojik bir varlık olarak metnin içinde yer alır. Metnin poetik ağırlığı Faust’un derin hislenmesi üzerine kurulur ve bize bilinçli bir varlık örneği verir. Makrokozmos ile mikrokosmozun eşiğinde duran Faust yaşam ile ölüm, varlık ile hiçlik gibi kavramların etrafında bize seslenir. Goethe, doğaya bakışındaki varoluş sancılarını Faust üzerinde bir bedene kavuşturmuş Goethenin sancıları ile bir olmuş bir doğa kavrayışı izleriz. Faust, dünyanın içinde test edilen bir insanlık nesnesidir. Ahlaki yargıların, hırsların, bitmeyen iştahların dışavurulduğu dünyayı sadece iyilikten ibaret görmeyen bir kavrayıştır. Modernitenin yeni insan anlayışında insanın tek taraflı algısı yerine çok boyutlu dünyayı deneyimlemek isteyen sadece okuyan değil gören ve deneyimlemek isteyen aynı zamanda bireyin hep daha fazlasını isteyen düş kırıklığının hikayesidir.

Goethe’nin Doğa anlayışında evreni dışardan bir gözle hikaye anlatır gibi anlatmak değil kendi içinde bulunduğun uzamdan hareketle bir hikaye yaratmak ön plana çıkar. Yaratıcı olmak zamanı Tanrı’dan insana geçmiştir, Tanrıya olan sonsuz bağlılığa rağmen doğanın insana verdiği yaratma enerjisini kullanan insanın sahneye çıkma zamanı gelmiştir. Doğa, yaratıcı ve üretkendir. İnsan, doğanın dönüştürücülüğünü içinde hissettikçe gerçek bir entelektüel, filozof oldukça tıpkı Goethe gibi kozmolojisini kurma gücünü kendinde bulacak ve bu yaratma süreci içerisinde yaşamı yaşanılır bir yer kılacaktır. Teolojinin boyun eğen insanları- yerine modern insanın temelleri atılmaktadır. Herkes yetkinliği süresince bu evrimini tamamlayacaktır. Sanat eserleri bu yaratıcı sürecin eserleri olacak ve yaratıcısını nesneleştiren evrensel dogmalar yerine evrensel değerler yaratacak bir ideale kavuşacaktır. Yücenin tarifi yaratıcı insanın üzerinden yapılacaktır tıpkı Nietszche’de, Spinoza’da olduğu gibi oluş halinde yaşayan bir organizmadır.

Faust’u tek başına ontolojik bir varlık olarak görmemek gerekir onun derdi dünyada yeryüzü mimarlığı yapmaktı. Dünyaya dair olan çelişkilere bir savaş açmıştı “Ben tanrılara eşit olmak istedim,
ama hâlâ bir solucan kadar zavallıyım.” Diye yakınarak çaresizliğini anlatır. Sonlu bir varlık olarak en yüksek bilgiyi bile edinse sonuç yine de hüsrandır. Bilginin de sınırları olduğunu anlar ve hayal kırıklığına uğrar. Yıkım ve oluş diyalektiği içerisinde dünyayı yorumlar. Bu dengenin korunması gerektiğini söyler.Bir şair olarak en yüce bilgiyi isteyen yanılgılarla dolu Faust’un karşısına çıkan Mephisto onun karanlık düşüncelerini, gerilimlerini dile getirir. Mephisto, insanın şeytani içgüdülerini anlatırken sanat figürü anlamında insanın ikilemlerini dışavuran kendini savunan bir figürdür. Etiğin, ahlaki sorguların altında eğilmeyen özgürleştirici bir benliğin dışavurumudur. Mephisto’nun da haklı olduğu bir dünya miti karşımıza çıkıyor artık. Onu da dinlemeli kimin iyi kimin kötü olduğuna karar verirken acele etmemeliyiz. Kendi benliği için en dürüst, en derin sorgulamaları yapmayan kimse artık hiçbir şeyden emin olamaz. İtaat toplumu yerini özgür bireylerin yetkinleşme deneyimleri sayesinde gerçekleşecektir.

Goethe’nin Faust üzerinde bilginin sınırlarını deneyimlemesi Goethe’nin poetik olarak bir devamın gelebileceğine inanmasıdır. Bilim, bilginin sınırlarına gelecek, pozitivist yargılar bizi bir yere götürmeyecek de diyebiliriz. Yaşam ancak doğanın yaratıcı bilgeliğinin etkisinde devamlılığını sağlayacaktır. Makineler, bugünün bilgisayarları, çipler geçmişte insan teknoloji ayrımına gelmiş olsa da bunu en iyi sanatta ve insanın poetik gerçekliğinde anlayabiliriz. İnsanın içi boşaltılmış doğası kapitalizm tarafından yönetildiği sürece biz Goethe gibi yüksek entelektüellerin dilinden konuşamayız. Yaşamın tin boyutuna inanan bu ontolojik sanat görüşü insanın içsel doğasını dışarı çıkarmış ve onun karanlıklarını görmeye insanı tinsel manada iyileştirmeye çalışmıştır. Goethe, Fausta bir laboratuvarda ki gibi yoğun, derinlemesine çalışmalarla insan gerçeğini ortaya koymaya çalışmış, insanı çarpıtılan, hikâyeci bir tarihin öznesi olmaktan kurtarmıştır diyebiliriz. Onun filozofisinin etkisi altında olan düşünürler, sanatçılar ondan sonrada yaşama form vermeye devam etmiş, bir yaşam filozofu olarak yaşamı ve yaratıcı insanı kutsamıştır. Yeni çağda dinin tutucu etkisinden kurtulmaya başlayan kozmos anlayışı Goethe ile insani karşılıklarını bulmuş, insanı varolan yaşamın içinde aktif bir birey olarak yeniden yaratmıştır. Onun filozofisinde önemli yer edinen “renk öğretisi” “Farben Lehre” Faust’tan daha önemli diyebiliriz. Evrene bir bakış modeli öneren Farben Lehre sayesinde Aristo’nun mantığından kurtulup gerçekleri salt bilimin gözünden anlaşılamayacağını görmüş olduk. Her kişinin gözüne, bakışına göre değişen doğanın izdüşümleri Goethe’ye göre şiirsel bir üstündü. Her bakışın aynı olmayacağı, her etkileşiminde farklılıklar taşıyacağı Goethe’nin filozofisinde açığa çıkıyordu. Bu dinamik etkileşim sürdükçe dünyanın varoluşu yeni anlamlar kazanacak ve yeni resimler, formlar ortaya çıkacaktı. Görülerimizin temsil biçimi değişiyor yalınkat, tutucu, sistemli bakış yeni bir ontoloji kurguluyordu. Bunu sadece plastik forma eklenen bir yenilik gibi görmemek gerekiyor yeni bir formlaştırma mantığı devreye giriyor. Sanatçı bunu yaparken tıpkı faust gibi  varlığın alanında kendisine karşılıklar arıyordu. Bu karşılıklar tin bilimiydi. Tinsel görüler yaşamı dönüştürürken entelektüellerin zihninde geziniyor ya da  tinselliğe açık olanlara yeni yollar  öneriyordu. Artık her yer karanlık değil aydınlık ve karanlık iki güç birbiriyle olan gerilimli ilişkisinde sanat yapıtlarının oluşumuna güç veriyorlar sanat eserlerine yaşam veriyorlardı. Formun ontolojik bir nesne olarak yapıtları kavradığını zamanın ve mekanın tiniyle hareket ettirdiğini görüyoruz.  

Hume: Beğeni Ölçütü Var Mıdır?

İçsel duygululuk ve duygu

David Hume (1711-1776) İngiliz deneyimci felsefenin önde gelen filozoflarından biridir. Hume’un felsefi gelişiminde, özellikle ahlak kuramında, Hutcheson’un etkisi derindir. Hume, ahlakın temelinde duygunun yer aldığı görüşünü doğrudan Hutcheson’dan alır. Her iki düşünür güzelliğin nesneye değil, insan yapısına bağlı olarak belli durumda ortaya çıkan bir haz olduğu konusunda hemfikirdir. Hutcheson’un ‘iç duyu’ kavramına karşılık Hume ‘içsel duygululuk veya duygu’ kavramını kullanır.

Hume, beğeni yargısının kaynağının içsel olduğunu savunmakla birlikte, genel geçer bir beğeni ölçütü olup olmadığını araştırmaktan da geri kalmaz. Gerçekten de, “Beğeni Ölçütü Üzerine” adlı çalışmasının ana konusu budur. Hume, bu çalışmada amacını şöyle ifade eder:

“Bir Beğeni Ölçütü; insanların farklı hissiyatlarının bağdaştırılabileceği bir kural; en azından bir hissi onaylayabileceğimiz, bir başkasını da uygun bulmayacağımız bir hüküm aramamız doğaldır” (Hume, 1987: 229).

Ancak, böyle bir ölçüt ararken karşımıza kuşkucu görüş çıkar. Bu görüşe göre, insanların duygularıyla yargıları arasındaki fark o kadar fazladır ki aynı nesneye yönelik birbirinden farklı sayısız yargı bulmak mümkündür. Bilinçli olduğu sürece her duygu gerçek ve doğrudur çünkü sadece kendi varlığını ifade eder. Aynı nesneye yönelik olarak bir duygu doğru diğeri yanlıştır diyemeyiz çünkü hiçbir duygu nesnede var olanı temsil etmez: “Güzellik şeylerin kendilerinde değildir; sadece onları düşünen zihinde vardır ve her bir zihin farklı bir güzellik algılar” (Hume, 1987: 229). Bu kuşkucu görüşe göre herhangi bir beğeni ölçütü elde etmek imkânsızdır.

Hume’a göre, genel sağduyu yukarıdaki kuşkucu iddiayı desteklese de onu reddeden, en azından değiştiren veya sınırlandıran bir başka sağduyu görüşü de vardır. Bu ikinci sağduyu görüşüne göre, insanlık deneyimi göstermiştir ki bazı sanat ürünleri zaman, mekân, ülke ve kültür farkı olmaksızın ortak olarak güzel ve değerli olarak kabul edilmekte ve beğenilmektedir. Hume, bu görüşü şöyle ifade eder:

“İki bin yıl önce Atina ve Roma’da beğenilen aynı Homer’e Paris ve Londra’da hala hayran duyuluyor. Hiçbir iklim, hükümet, din ve dil değişikliği bu ünü engelleyememiştir. Otorite veya önyargı kötü bir şaire veya hatibe geçici bir itibar sağlayabilir, fakat bu şöhret hiçbir zaman kalıcı ve genel olmaz…. Öte yandan, gerçek bir dahi, eserleri var olmaya devam etikçe ünü artar ve ona duyulan hayranlık daha içten olur” (Hume, 1987: 233).

Tüm bu kanıtlar, bir şeyi onaylamamızı veya onaylamamamızı belirleyen belli genel ilkelerin olduğunu göstermektedir. Homer, Virgil, Terence ve Cicero gibi birçok düşünür ve sanatçının eserlerinin beğenilmesinin ana nedeni bu eserlerde zihnimizin hoşlanacağı belli niteliklerin olmasıdır. Bu niteliklerden ortak olarak zevk alıyor olmamız zihnimizin ortak “beğeni ilkelerine” veya “sanat kurallarına” göre işliyor olmasından kaynaklanmaktadır.

Ne var ki, insan zihni bazı nesnelerden haz almaya eğilimli bir yapıya sahip olsa da, haz alma konusunda herkes aynı durumda değildir. Hume, bu gerçeği Don Kişot’un romanından bir anekdotla anlatır. Romanın kahramanlarından Sancho, efendisine şaraplar konusunda özel bir tat alma yeteneği olduğunu, bu yeteneğin tüm aile bireylerinde kalıtsal olarak var olduğunu belirtir. Bunun üzerine, kaliteli üzümlerden yapılmış bir fıçı içindeki şarabı test etmek üzere Sancho’nun ailesinden iki kişi çağrılır. Sancho’nun dilinden anekdotun gerisi şöyle devam eder:

“Yakınlarımdan biri şarabı tadar, değerlendirir ve uzun uzun düşündükten sonra, hafif bir kösele tadı dışında iyi olduğunu belirtir. Öteki, aynı şeyleri yaptıktan sonra, tam tersine çok açık bir demir tadı almakla birlikte şarabın iyi olduğunu belirtir. Bu yargıları dolayısıyla ne kadar gülünç duruma düştüklerini düşünemezsiniz. Peki, sonunda gülen kim olmuş dersiniz? Fıçı boşaltıldığında, dibinde kösele kayışa bağlı eski bir anahtar bulunmuş” (Hume, 1987: 234-5).

Bu anekdotla anlatılmak istenen görüş şudur: Belli niteliklere sahip olma veya olmama durumu haz alma yetisini doğrudan etkilemekte veya belirlemektedir. Hume’a göre bir zihin şu dört noksanlık veya eksikliğe sahip değilse doğal olarak bir sanat eserinden haz duyar. Birincisi, duyarlılık veya incelik eksikliğidir. Yukarıdaki anekdotta da anlatıldığı üzere, tat ve beğeni duyarlılığı herkeste aynı değildir. Güzellik ve çirkinlik nesnelerdeki bir niteliğe değil tamamen duyguya ait olsa da yine de nesnelerdeki belli nitelikler bu duyguyu ortaya çıkarır. Nesnelerdeki belli nitelikler, küçük farklılıklar veya ince ayrıntılar bir insanda etkilenme yaratmıyorsa böyle biri estetik duyarlılıktan yoksundur. İkinci olarak, pratik eksikliği estetik duygu veya duyarlılığının olmayışının ana nedenlerinden biridir. Bir insan belli niteliklere sahip bir nesne ile ilk defa karşılaştığında ona ilişkin duygusu bulanık ve karışıktır. Bu nesnenin birçok güzel ve eksik yanlarını göremez. “Ancak” diye devam eder Hume, “bu nesnelerde deneyim kazanmasına imkân verin, hisleri daha belirgin ve hoş olacaktır” (Hume, 1987: 237). Üçüncüsü, belli güzellik türlerini karşılaştırma deneyimine sahip olmayan bir kişi gördükleri arasındaki farkı söyleyemeyecek ve onlar arasında bir değerlendirme ve derecelendirme yapamayacaktır. Farklı dönemlerde ve uluslarda beğenilen çeşitli güzel eserleri incelemeye ve değerlendirmeye alışmış biri ancak bir sanat eserinin değerini ve farkını anlayabilir. Dördüncü olarak, bir sanat eserini değerlendirebilmek için insan zihninin belli önyargılardan arınmış olması gerekir. Bir hatibi doğru biçimde değerlendirebilmek için hitap ettiği dönemi, kişileri, ilgilerini, tutkularını bilmek ve kendini onun dinleyicileri yerine koymak gerekir ya da halkın önüne çıkmış bir eseri değerlendirirken sahibinin arkadaşımız veya düşmanımız olduğunu bir kenara bırakarak ve kendi durumumuzu unutarak bir yabancı gibi değerlendirme yaptığımızda önyargımızdan kurtulmuş oluruz.

BİLGİ: Hume’a göre estetik hazzın kaynağı insandaki içsel duygu olmasına karşın estetik yargı kişiden kişiye değişen öznel bir yargı değildir. Ona göre bir insan yeterli duyarlılığa, pratiğe, karşılaştırma yapma deneyimine sahipse ve önyargılardan arınmışsa doğal olarak bir sanat eserinden haz duyar.

Bu eksiklikleri taşımayan bir kişi sanat eserlerini ideal bir şekilde değerlendirebilecek bir algıya sahip olacaktır. Böyle bir karaktere sahip kişilere sıklıkla rastlamak mümkün değildir. Her ne sıklıkla olursa olsun, Hume’a göre beğeni duygusunun ölçütü özetle şudur:

“Duyarlı duyguda bir araya gelmiş, pratikler geliştirmiş, karşılaştırmalarla yetkinleştirilmiş ve tüm önyargılardan arındırılmış, güçlü bir duyu bu değerli karakteri eleştirmenlerin hak etmesini sağlar. Böyle bir ortak hüküm, her nerede bulunursa, beğeni ve güzelliğin gerçek ölçütüdür” (Hume, 1987: 241).

Sanat eserinin sahip olduğu niteliklerin bizdeki algısı ile zihnimizde ortaya çıkan hoşlanma duygusu arasındaki ilişkiyi kuracak evrensel ilkeler aracılığıyla ideal olarak algılayanlar arasında aynı duyuşsal tepki ortaya çıkar. Hume’a göre, bu ortak tepki vermeyi belirleyen unsurların yanı sıra beğeni yargısında farklılıklar yaratan durumlar da vardır. İnsanlar arasındaki mizah farklıkları ile yaşadığımız çağın ve ülkenin tavır ve görüşleri beğeni yargısında farklılık yaratır. Bu durumda, sanat eserine yönelik aynı algılara sahip olunsa bile ona yönelik duyuşsal tepkinin farklı olması doğaldır.

BİLGİ: Hume’a göre, insanlar arasındaki mizah farklıkları ile yaşadığımız çağın ve ülkenin tavır ve görüşleri beğeni yargısında farklılık yaratabilir.

Hutsheson ve Hume gibi deneyimci düşünürlerin estetik yaklaşımları ile ilgili şu genel sonucu çıkarabiliriz: Bu düşünürlere göre, estetik hazzın ortaya çıkmasında nesnenin belli özellikleri etkili olmakla birlikte, asıl kaynak insan zihninin yapısında var olan belli bir iç duyudur. Bu iç duyu veya duygu olmasaydı bizde estetik haz ortaya çıkmazdı. Aşık Veysel’in “Güzelliğin beş para etmez, bendeki bu aşka olmazsa.” mısrası bu görüşü çok da güzel olarak yansıtmıyor mu? Aşık Veysel, herhangi bir felsefi çözümleme ve irdeleme yapmaksızın güzellik duygusunun özü itibariyle öznede olduğunu en yalın ifadesiyle ortaya koymaktadır. Aşk, aşık olanın duygusunu yansıtır. Ancak bu, sevgilinin veya aşık olunanın güzellik duygusu uyandıracak belli bir niteliği olmadığı anlamına gelmez. Hutsheson ve Hume, estetik hazzın kaynağının içsel olduğunu savunmakla birlikte estetik yargının kişiden kişiye değişen göreli bir yargı olmadığını göstermeye çalışmışlardır.