Wölfflin’in Form Analizi

Wölfflin’in form analizi üslubu dikkate alarak Rönesans ve Barok döneme ait eserlere yorumda bulunarak onlara kimlik vermiştir diyebiliriz. Sanat eserlerini zamanın ruhuna göre değerlendirerek üslubun nasıl bir şey olduğunu göstermiş, sanat bilimine sağladığı katkılar nedeniyle sanat tarihinin kurucusu sayılmıştır. Oluşturduğu estetik zeminle sanat tarihini tek bakışlı görme biçimlerinden kurtararak sanatı var eden unsurlar üzerinden yürünerek sanata dair özerk bir yapıyı savunmuştur. Bugün dahi sanatı tarif ettiği kavramlar üzerinden eserlere bakılabilmekte geçerliliğini korumaktadır.

En önemlisi sanat tarihini karşıtlıklar üzerine kurulu kavram ikilikleriyle görmenin yarattığı anlam zenginlikleri ile sanat eleştirisinin dış ekspresyon anlamında formüle eden bir yapıya kavuşturmuştur. Sanat bilincini tarih yazmak değil sanatı göstermek mottosuyla kalem aldığı “Sanat Tarihinin Kavramları” eseriyle detaylı bir görsel analizden geçirir. Üslup konusuna getirdiği üç boyutlu yaklaşımla üsluplaşma yerine üslup oluşumunun yaratıcı unsurlarıyla izleyiciye seslenmiştir. Sanatın varoluşsal boyutları yerine hayranı olduğu resim, heykel gibi yapıtlara kurduğu estetik düzen içerisinde onların çizgisel ve gölgesel olarak ikiye ayırdığı buna pitoresk diyor o özelliğe göre derinleştirmelere götürmüştür.

Wölfflin’in kuramı sanat tarihini bir üslup tarihi olarak görme eğilimidir. Belirlediği kavramlar çerçevesinde sanat yapıtlarını üslupsal özelliklerine göre nitelendirmiş ve onların dış ekspresyonunu bu kavram ikiliği üzerinden mantıksal bir çerçevede görme edimini geliştirmiştir. Sanat tarihine getirdiği form ve üslup yaklaşımı nedeniyle sanatın geçmişten bu yana gelen dışavurumlarını estetiğin bilgisi içinde değerlendirmiştir. Bu da sanatın özerk alanında sanata ayırdığı alan ile sanat tarihinin görsel okumasını yapan bir dizgeyle sanatın tüm birimlerini birleştirmiştir. Bugünden bakıldığında sanatın normatif özellikleri haline gelen bu klasik yapı morfolojinin zenginliğini göz önüne getirirken epistemolojik bir yaklaşım olarak sağlam duvarları yıkılmaktan korur. 

  Wölfflin’in “Sanat tarihinin Temel Kavramları” kitabı sanatın katmanlı yapısını açımlamak için bize bazı kavram anahtarları önerir. “Çizgisellik-Gölgesellik”, “Çokluk-Birlik”, “Yüzeysellik-Derinlik”, “Açık Form-Kapalı Form” “Belirlilik-Belirsizlik” gibi karşıtlıklar sanat yapıtlarının üzerinde gezdirilerek yapıtı bağlamına, formun oluştuğu inşa mantığına tekil bir bakışla anlamlandırma imkânı sunar. Sanatın plastik bileşenlerinin oluşturduğu toplam Barok ve Rönesans üslubundaki farklara göre değerlendirilir. Dış ekspresyonu Wölfflin’in yöntemiyle kendine faydalı karşılıklar yaratır. Sanat yapıtı okuma enerjimizi doğru bir şekilde yönlendirir. 

Wölfflin, bu gelişim çizgisinden çıkarılıp nesnelerin görünüşleri ve konumlarıyla ilgili bir bilgi sistemini içerdiği için bugünden bakıldığından eksik ve şematik bir yorum olarak kalmıştır. Buna rağmen objeye dayalı sanatın bilimsel nedensellikleriyle açıkladığı, onları sanatın büyük resminin içine yerleştirdiği için değerli bir çaba olarak hala etkisini sürdürüyor. O dönemde bu kavramları karşılayan niteliklerin üzerini örtmek yerine açtığı için Wölfflin okunması gereken bir yerde duruyor.

 Kategorileri dar anlamda bir sunuş biçimine örnek olsa bile bu kavramlarla sanat birikiminin daha diyaloğa açık, daha iletişimsel bir dil geliştirdiğini görüyoruz. Hiçbirini onaylamadığımızda da Wölflinn’in bizi 15. ve 16. yy sanatıyla ilgili çıkardığı yolculuk zevkle izlenip bir mantık dizgesi yarattığı için kurgu bile olsa sanatsal bir etkinlik yaratabiliyor. Biz onun kavram ikilikleri üzerinden seçtiğimiz eserleri konunun daha iyi anlaşılması için örnekliyoruz. Bu eserlere yakınlaşma çabamız, bizimde işi katmanlı okumalara vardırmamızı sağlıyor.

Wölflinn, çizgi ve onun karşıtı olarak ele aldığı “Çizgisellik-Gölgesellik” kavramlarının arasına resimsellik gerçeğini yerleştirir. Çizgiden gölgesele geçmeyi bir gelişim çizgisi içinde sanatın oluşumu için atılmış önemli bir adımdır. Çizgi ve kontürlerle aranan resmin inşa edilme biçiminde kenarlar yavaşça görünmez olup göz gölgeseldeki plastik izlerle takip edilir. Plastik izlerin aydınlık ve karanlık alanlardaki yüzeyi formlaştırması resmin geçireceği evrimin ilk adımlarıdır. Çizginin binlerce yıllık süren hareketi, Rönesans ve Barok dönemde erimeye başlarken yeni form imkânlarının doğmasını sağlar. Resmin doğadaki gibi betimlenme mantığında çizginin durağan etkisi rengin sanata getirdiği heyecan ve hayal gücünü tetikleme etkisiyle çizgiyi işlevsel kılıp onu gelenek içerisinde anonimleştirmiştir.

 “Çizgi ve Gölgesellik” sadece figürün ortaya çıkmasın da rol oynamaz yapıtın yapısal anlamda inşa edilmesi için sanatçının tercihlerine göre yapıta ruhunu veren, özünü oluşturan eleman seçimlerinin başlangıcını oluşturur. Sanat yapıtının tikel boyutlarını görünür kılan sanatçının niteliksel kavrayışıdır ve bu kavrayıştan gözlere ulaşan ifadenin en saf halidir. Bu özellik sanatçının her zaman yanında olan alet çantası olarak formu inşa ederken yapıtın gizemli gelen yönlerini oluşturur. Gölgesel ışıklandırma bir kilise içinde görüneni görünmeyen gizil bir karanlıkta bütünlük kazanmasını sağlar. Çizgilerin her sanatçının üslubunda farklı görünmeye başlaması, sanatçının tavrını akla getirirken üslup bağımlılığının da ortadan kaldırmaya yönelik bir başarıdır.

*signed : Ruisdael

Ruisdael-Hobbema çizgisi

 Hobbema’nın Değirmenli Manzara’sındaki çizgi efekti Ruysdael’de farklı boyutlandırmalar içerir.(G.12-13).Wölfflin, kitabında bu sanatçıların resimlerine ait farklılıkları dış ekspresyonu mercek altına alarak gerçekleştirir. Ruysdael’in daha ifadesi yoğun ağaç peyzajı Hobbema’nın daha biçimsel bir şeklin içine girmek olarak tanımlanır. Konturlar, Ruysdael’de sınır çizgileri olarak ağırlıklı bir etkide bulunur, şekilleri tek tek birbirinden ayırmak mümkün değildir. Doğanın kendi yarattığı biçime bir saygı burada soyutlamacı bir görüş açısı taşır. Hatta duyumsamanın da hissedildiği zengin bir bakış, klasik doğa görünümlerinden net bir şekilde olmasa da ayrılır. Sanatçıların doğa görünümlerinde kendi imzaları hissediliyor.  Burada sanatçının kendi tavrı ön plana çıkmaktadır. Sanatçının doğaya yönelimi kendi zihnindeki gerçeklik üzerinde olduğu için optik gerçekliğe uygun bir kuralı şematize etmeyen bir Ruysdael var. Diğer yandan manzaranın olağan görünümünü hafif bir titreşimle ağaçları gevşek göstererek yapar. Wölfflin’in kitlesel bakış dediği burada bütünden tekil olanı ifade eder. Hobbema’da kitlesellik Ruysdael’e göre hafif kalmaktadır.

Optik olanla yetinmeyen sanat tarihi bakışı Wölfflin’de “Üslubun İkiz kökü” diye tanımlanır. Üslup kelimesinin farklı kültürlerin tekil bir model oluşturması sanat tarihinin önünü açıp açık denizlerde yol almasını sağlar. Böylece farklı bakışların yarattıkları göz önüne alınır ki bu da sanatın modernizminde dâhil olduğu üslupların yorumlanma hikâyesidir. Sanat tarihini okumak için bir kök olması gerektiğini savunurken her sanatçı yeterliliğine sahip kişiler bu kökten yenilikler yaratmak için istenç duyar. Kişisel üsluplar ortak tek bir modele bağlı olmanın zorunluluğunu ortadan kaldırır.

Hollanda ve Flaman üslubundaki farklılıklar aslında ilerici-gerici yanlar olmak üzere sanatın plastik gerçekliği için açık kanıtlar sunar. Flaman Üslubu kuzeyin getirdiği özellikleri içinde barındıran daha hareketli, dalgalı bir üsluptur. Fakat Rubens için sadece ulusal meseleden dolayı böyledir demek sanatçının benlikle ilgili, zamanın ruhu ile ilgili duruşunu görmemek olur. Bazen üslupların değişimi Rönesans ve Barok’ta olduğu gibi artık doymuş bir Rönesans’ın şaha kalkmak isteyen sanat istenci olarak görülmelidir. Rönesans mimarisi İtalya’nın kusursuz form idealleridir. Statik bir devinimi gerçekleştirmeye çalışır. Gotik tarzdan aldığı emanetleri iyi bir biçimde dönüştürür her bir form kapalı ve eklemlerle bağımsız tek bir parçadır. Parçadan bütüne giden bağımsız yapılar, Barok mimaride mükemmel kısımları bir kenara bırakır sadece hareketliyi, oluşanı, sınırlı ve kavranabilir olanı değil tam tersi sınırsız ve dev gibi olanı arar.

Doğu’dakinin aksine sanat, alçakgönüllü bir ruh yerine hayal gücünün en zirvelerinde dolaşan bir güç istenci taşır. Batı’da sanatçıların düşündüğü üsluba göre hareket etmek değildir kuşkusuz, onlar sanatın gelişimi içerisinde sanata kendiliklerinin ve iradelerinin kozmosla girdiği dolaşımı sunarlar. Michelangelo, bu noktada tanrısal olanı insanın yaratma içgüdüsünün en makro sonuçları olarak Sistine Şapeline resmeder. Teknik ne kadar bilgisel bir boyut içerse de sanatçının yaratıcı doğası kozmik bir duruş taşır ve hemen kavranabilecek bir boyut sunmaz. Dış ekspresyon onun yaratılarında iç ekspresyondan gelen gücün mermere de taşınmasıdır. Özün aynı dışavurumun farklı olması ikiz kök olmanın farklı varyasyonlarıdır. Davud heykelinin taklit olmayan tüm göstergelerden ayrı olması, anıtsal bir özellik göstermesi mimari yapılara da ilham verir niteliktedir.

Çizgi klasik sanatta resmi oluşturma üzerine iş görür. Çizgi, burada sadece çizgi olarak kalır, bir çerçeveden fazlasını vaat etmez. Aynı şekilde mekânın biçimlenmesinde tektonik yapıt kurgusunda gölgesellik hissediliyorsa form daha devinimli, geometrik çizgiler ve düzenler ortadan kalkar, yapıtın anlatmak istediği boyut trajik amacına ulaşır. Burada çizgisel olanın yapmaya çalıştığı resmi oluşturmaktır. Oysa gölgesel olan resimsel olan ise optik anlamda bakışın bize görüntü olarak ne anlatmak istediğidir.

Çizginin anlatmak istediği şey basit ve zamana karşı yenik düşerken optik anlamda bir görünümü resmetmek sürekli bir gerçeklik örer. Çizgi ustası Dürer, çizginin sınırlarını zorladığı işlerinde çizgi yok olup onun yerine renkle perspektif verme, desen başlarsa Dürer, çizgiden renge geçişin ana arteri olur. Çizginin onları izlemek için gözlere yaptığı baskı yeni resimsel etkinin peşinden gidilmesini sağlar. Rembrandt’ın “Kadın” deseniyle Dürer’in “Havva”sı (G.14), (G.15) çizginin artık görevini tamamladığını Dürer’in dokunsal algıya hitap eden çiziminin yanında Rembrandt görme değerlerine göre çalışan bir sanatçı oluşunun göstergesidir. Rembrandt, Da Vinci’deki Camera Obscura tekniğini içselleştirerek resmine derinlik katmak için ışık ve rengin rotasını izler. Karanlık ve aydınlıktaki ışığı manzara ve portre gruplarında yeniden tarif eder.

Albrecht_Dürer,_Adam_and_Eve,_1504,_Engraving
Rembrandt çizim
Rembrandt çizim

“Çizgisel ve gölgesel üsluplar arasındaki büyük ayrılık, dünyaya karşı kökten farklı bir ilgiden kaynaklanır. Birinde katı şekil, ötekinde değişen görüntü, birincide kendi başına nesne; ikincide ilişkileri içinde nesne. Birincide el, cisimler alemini, onun plastik muhtevasını yoklayarak kavramaktadır. İkincideyse, artık göz, en maddi alemin sonsuz çeşitlilikteki zenginliklerine karşı duyarlık kazanmıştır ve eğer burada da optik duyum, dokunma duygusuyla besleniyor gibi görünmekteyse bu bir çelişki değildir. Bu yüzeyin çeşidinden, nesnelerin o çeşitli derilerinden zevk alandan başka türlü bir dokunma duyumudur.”[1]


[1] Wölfflin; s.41


Franz Hals’in Portresi ve Albrecht Dürer’in Genç Adam Portresi ( G.16-G.17)  de dönemin yeni ve eski tavrını örnekler niteliktedir. Dürer’in portresinde doğada gördüğünü aynen kabul edip resmine incelikli bir şekilde yansıtan Dürer ile Franz Hals’in resmi dokunabilir olandan çıkmış görme duyusuna geçmiştir. Portreye bakma açısının renkleri yumuşattığı özelliği bir teknik olarak tablonun çekim alanına izleyiciyi davet eder. Karşıdan ve bir seferlik bakış tabloyu algılamak için yeterlidir. Dürer’de bire bir modelle aynı olanı yapma arzusu Hals’in resmindeki gibi bütünlüklü bir eser algısından bizi uzaklaştırır.

Çizgisel ile gölgesel arasında derin bir bakış açısı farklılığı bulunur. Dürer’in “Hieronymus’un Hücresi” ile Ostade’in “Resim Atölyesi” (G.18-G.19) resmin geçirdiği dönüşümü açık bir şekilde gösterir. Hieronymus perspektifin kuralları ile örülmüş odasında okumalar yaparken bu dünyanın geçiciliğine dair simgesel nitelikteki kafatası ve ön planda yer alan aslan figürü  ile dinsel mitolojik bir konuyu çerçeveler. Bu kaynaştırmayı ışığın her bir unsurun üzerinde izlenebilmesiyle sağlar. Biçimler arasındaki sınırları bu ışıkla belli eder. Işığın oluşturduğu çizgisel bir mekan algısına bizi davet eder. Ostade ise ışığın belirginleştirdiği bu halden kaçarak atölyenin merdiveninin karanlıktan aydınlığa geçen ton farklılıkları ve yaratılan hareket duygusu resmin ışık ve ritme teslimiyeti gibidir. Klasik anlamda resmin adım atışlarını Dürer’de, resmin doyduğu daha görsel ve düşünsel alana çekilen Ostade’da görürüz. Bir ressamın atölyesi sıradan bir resimden öte kutsal bir işin haleti ruhiyesinde ilerleyen formun belirsizleştiği derinlikli bir algıya bizi götürür. Resmin içinde yürüdüğünüzde size anlamlı gelecek birçok şey bulursunuz. Wölfflin bu yöntemi hiç atlamadan tüm eserleri gezmeyi çok iyi bilmiştir. Sanat tarihçi, bir üsluptan bir üsluba geçişi Vittorio’nun heykellerinde bulmuştur. Bir heykel heykeli heykel yapan unsurlar dışında ışık ve gölge ile biçimlendirilerek dekoratif, gölgesel etki kazanmıştır.

Sanat istencini Barok sanatta en iyi örnek Bernini’den başkası değildir. Bernini’nin “Ermiş Theresa” (G.20) klasik heykel örneğinden koparak hareketli ve göklere uzanan yüceltilmiş bir duygunun esaretini anlatır. Sanatçının ifade isteği yaratma cesaretiyle birleşerek sanatı kalıplarına sığamaz duruma getirmiştir. Meryem’i temsil eden figür kendi bir ışık kaynağı olarak titreşimlerini sonsuza kadar devam ettirmek için dünyaya gelmiştir sanki. Çizgisel hiçbir üsluba rastlanmazken Michelangelo’nun Mediciler Şapeli’nde yatan insan şekilleri (G.21) rakursi görünümüne rağmen yüzeyde bu duruş doğalcı bir görünüş katar. Perspektif bakışının yüzeye taşınmasındaki tutarsız görüntü sanatçının öznel tavrı ve görüntü analizleriyle modern sanatın ayak sesleri duyulduğunda bambaşka bir anlam ifade edecektir.

Mimaride çizgisel ve gölgesel ayrımını “Apostoli Kilisesi”nde (G.22)  yapabiliriz. Düzeni bozmayan üst revarklar sıralı bir dizilişle erken Rönesans döneminin eseri olduğunu belli eder. Pencere alınlıklarının kemerlerden dışarı fırlayacakmış gibi görüntüsü hareket mottosuna tutunan bir mimari yapı özelliği gösterir. Yüzey mimarisi dış ekspresyonu hareketli ve kendi içinde gruplanmış ögelerle estetik kurguyu yapar. Burada önemli olan dokunsal algıyı yitirip gözün hâkimiyetine giren formların estetik tutumudur. Baroktaki tümün hareketliliği Rönesans’ta ise keskin bir şekilde sınırlanmış bölümlerden oluşan tavandır. St Andrea Della Valle, Roma kilisesi (G.23) Barok mimariden beklenen tamamen görsel bir şölenin ön cepheye tasarlanması, çizgisel olandan kesin bir şekilde kopulmasıdır. Rokoko üslup Barok’un yüceltmek istediği görsel mimariyi yeniden dokunsala geri götürerek doğal olmayan aşırı süslü bir üslupla organik olandan kopup inorganik bir üslup kazanmıştır. Gölgenin büyüsü, soysuz bir sanat olarak bir kenara atılır.

Apostoli Kilisesi Rome

Düzlem ve Derinlik: Sanatı görmeye yardımcı bir diğer kavram ikilisi: Düzlem ve Derinlik’tir.  Düzlem ve derinlik sanatı tanımlayan önemli iki tane bakış açısıdır.  Dikey ve yatay çizgilerin geometrik uzamı oluşturması yapıtın yüzeyinde gerçekleşir ve dış ekspresyon kuramına aittir. Düzlem ve derinlikte olanı göstermek için optik kurallar kullanılır. Optik olan, gördüğümüz resmedilmesi düzlemden derinleri hissetmeye yönelik içsel sesimizin uyaranıdır. Yapıtın doğal görüntüsüne sanatçının izinin eklenmesiyle psikolojik bir uzam yaratılırsa düzlem ve derinlik birbirini tamamlayan bir titreşim elde eder.  Düzlem ve Derinlik her sanat yapıtının içinde çözümlenebilecek sanat tarihi açısından gerçek veriler sunar. İzleyici kişinin eser üzerindeki yoğunlaşmalarına yardımcı olacak samimi biçimler yapmak sanatçının hiçbir ayrım yapmadan sanat istencine hâkim bir yol izlemesiyle mümkündür.

Manzara resimlerinde arka arkaya sıralanmış paralel düzlemler üzerinde gösterilir. Bu yan yana sıraya dizer gibi bir düzlemin üzerinde ön-arka, yan yana, üst-alt konumlandırmalar yapıtın yeknesak olma tehlikesini akla getirir. Kompozisyonun birbiriyle karşıt olan kavramlarla ifade edilmesi, yer yer geometrik biçimlerin taşıdığı psikolojik etkiler kompozisyonun canlı yönlerini oluşturur. Derinlik, bir sanat yapıtının zengin üslupsal yoğunluğunu anlatmak için kullanılan en can alıcı kavramlardan biridir. Yüzeyselliğin sıradan bir inşa etmek demekten çıkıp aktif bir alan olarak sanat yapıtının yüzeyini çağrıştırması düzlem ile yüzey arasındaki farkları ortaya çıkarır. Önceki sanat yüzeylerinde bulunan belli belirsiz form verici rakursi gibi farklı bakış açıları da derinlik kuramı daha yerleşmeden önce sanatın yüzeydeki derinliğini ifade etme yöntemiydi.

Rönesans sanatçılarının düzlem gerçekliği yüzeyin keşfedilişi ile birlikte optik farkındalıktan sonra ilk yaratıcı düzlem gerçekliği olarak hatırlanır. Rönesans atmosferini oluşturan geometrik düzlemin Barok üslupta geçirdiği dönüşüm hareketi ve derinliği, diyagonal şemaları kendine izlek alır. Işık ve renk, derinliğin kompoze edilmesinde objeleri belirginleştirmek yerine onları kendi ontolojik varoluşu içerisinde yaşayan formlar olarak yeniden tarif eder. Doğadan gelen geometrik şekillerin, sembolik ögelerin, ışık ve renkle sanatın formlaştırma gücünün insan zihnindeki belirmesidir. Doğayı taklitle başlayan sanatın form gelişimi zihinsel düzeyler değiştikçe, sanat bilinci oluşmaya başlayıp sanatın kendini yine sanatla temellendirdiği bağlam kurulduktan sonra düzlem ve derinlik sürekli değişen kompozisyonda görülmeyen alanın dışsallaşması olarak görünür. Sanatın soyut anlamlarını ifade etmeye yarar.

Rubens, düzlem ve derinlik kavramlarıyla resmin plastik yapısını uyumlaştırmaya çalışmış, bütün sanat yaşamı hayatın bu zamanı oluşturan hareketle ilgili analizlere ayırdığı bellidir. 16. yy 15.yy’dan daha fazla düzlem kompozisyonuna bağlıdır.[2]Düzleme bağlı tasvir kompozisyonundan kopuş başlamıştır. Rakursi ve sahnenin derinleşmesi olguları düzlemden kopuşa her biri için ayrı ayrı sahneye koyuş için adım atılmıştır. Düzlemden kopuş meydana gelse de tam olarak bir vaz geçiş söz konusu değildir.

Sanatçı, betimlemesini yaparken düzlemdeki kusursuz görünüş adına gerçekçi eklentileri yapmakta imtina etmiş rakursilikleri göz ardı etmiştir. Raphael’in “Mucize Balık Avı’nda (G.24) hissedilen düzlem ile Giorgione’nin Venüs’ünde (G.25) yay gibi bir çizginin üzerine uzanmış Venüs’ü düzlemin resim perspektifine yedirilip görsel bir estetik yaratmak amaçlı kullanılan sanatçının usta işi tercihleridir. “Mucizeli Balık Avı “tasvirinde paralel düzlemler üslubu hareketli bir kompozisyon yerleştirmesiyle hissedilir. İkili düzlem iyi bir şekilde ele alınıp düzlemin kompozisyon içinde kaynaştığı bir organizma haline gelmiştir. O nedenle her düzleme sahip esere iyidir demek yanlış olur. Onun uzamsal yanı, görüneni biçimlendirişi gibi birçok inşacı boyut rol oynar. Bazı resimler derinlik algısına sahip olmadan zihinden kaybolup gider. Sanatçının tavrı derinlik arayışlarının konuyu ifade yeteneğiyle karşılanır. Derinliğin doğrudan yaşanabilirliğine vurgu yapan Wölfflin, Bruegel’in renklerle düzlemi kurduğunu örnekler. Dış ekspresyon sanatın imkanlarını zorlamakta, sanat istenci ilahi olandan insanın bedenine ve fizikcoğrafyasına doğrudan yönelmektedir.

Işık ve rengin dağılımı, perspektif gibi konular Van Goyen’de ustalıklı bir formlaşmaya dönüşür. Diyagonel düzlem üzerine yerleştirdiği kompozisyon bulutlar ve ev arasında bir karşıtlık kurarken daha net ve kesin bir şekilde resmin klasik standartlarının dışına çıktığını gösterir. Barok formlar, perspektifin Leonardo Da Vinci’nin yazdığı gibi başparmağımızı gözümüzün önüne tuttuğumuzda öndekilerin küçük öndekinin küçük olduğu gözlenir. Buna göre derinliği oluşturan bu yanılsama olduğuna göre Barok form bu algı oyunlarının peşinden gitmeyi bırakmaz.- Ön plan aşırı derecede vurgulanırken uzaktaki görünüşte abartılıdır. Ruysdael’in Bentheim Şatosu uzakta dururken ön plan ile arka plan arasında bağıntı kaybolmaz. Resmin gözün optik kurallarına sıkı sıkıya bağlandığı pitoresk bir evrede düzlem ve derinlik zaman zaman karşıtlık zaman zaman da destekleyici bir unsur olarak öne çıkar.

15 ve 16.yy resmin kendi potansiyelini zorladığı bir önceki yüzyılı aşmaya çalıştığı bir hareketin içindedir. Derinlik burada görsel olanın derinleştiği, algıda meydana gelen bir olaydır. Hollandalıların özellikle Rubens’in gözü tuval üzerinde dolaştıran şaşırtıcı halleri her sanat eserinde bulunmuyor. Rubens, derinlik kompozisyonlarını çoktan bire doğru dengeli bir biçimde yapmıştır. Şekillerden elde edilen derinlik algıları Ruysdael’in Haarlem’e Bakışı’nda(G.26) tarlaların eşit olmayan sıralanmalarında görülür. Şeritlerin tek tek yana gelmesindense arka arkaya oluşları daha fazla etkileyicidir.

Görülebilir olanın amaçlandığı bu sanat eserleri geriye dönüp Leonardo  Da Vinci’nin Son Akşam Yemeği’ne bakıldığında düzlemin ustaca ortadan kalktığı, yan yana oluşlar uzamla olan bağıntıları kapalı bir algının içine gizlenir . Uzun bir masa merkezi bir figürle konu ile düzlem arasında yoğun bir paralellik vardır. İsa’nın ön planda merkezi bir etkide bulunması dinsel yönü ile de örtüşür. Dinsel bir konu olmasa da Pieter Brueghel’in “Köy Düğünü” (G.27) tablosunda düzlem konusu birbirine benzer bir anlayışla yapılırken merkezde bu sefer gelin figürü rol oynar. Paralel düzlemler hareketli bir göz algısı içinde güçlü bir etkide bulunur. Renk biçimlere göre yapılıp renkler arasında bir öncelik tanınmaz. Resmin şenlikli yapısı, ruhani atmosferi bizi o anın tanığı yapmaya yeter. Düzlemin kompozisyonu kurucu bir öğe olarak resmin içinde izleyici gözü gezdiren yanı Brueghel’de çok iyi tasarlanır. Rönesans’ın çizgisel atmosferi yerine burada yaşanan bir hayatın izlerine dönüşmüş bir düzlem anlayışı karşılar bizi.

Ruisdael

“Derinlik etkisi, hareket halindeki şekillerle belirtildiği zaman en kuvvetli etkiyi yapmaktadır; onun için coşkun bir halk kitlesi motifini düzlem üzerinde tasvirden üçüncü boyuta geçirmek, Baroğun cüretli bir hamlesi olmuştur”[3]Derinlik etkisi düzlemsel bir düzenlemenin ötesinde kavramsal bir ağırlık taşır. İyi sanatçılar için derin olduğu konusu şüphe götürmezdir. Onları derinlik ile niteleyen resme getirdikleri resmin önünü açan kuramsal tavır alışlarıdır. Bir öncekine bakarak resim yapmak yerine duyumsamanın sonucunda algının ötesine geçerler.

Wölfflin, form analizinde yapıtların kitlesel ağırlıklarını taşımaya çalışırken zaman zaman görünmeyenin içsel etkilerinden uzaklaşır. Rembrandt’ın “İyi yürekli Samiriyeli” resmi konusuna göre değil plastik değerlerin yeniliğiyle çağdaşlarından ayrılır. Tablonun içinde dolaşan göz için düzlemin karanlıkta kalan yanı figürlerle var etmesi ışığın tekil kullanımındansa bütünsel bir kullanımda gölgeyi kapsaması önemlidir. Figürlerin neredeyse karanlıkta çözülmeye uğraması da konudan çok estetik tavrın ön arka cephe gerçekliğinin sıra dışı bir hamle yapmasıdır.

Heykel, Baroğun ruhunu yansıtan yer yer mimariye yaklaşan özellikler gösterir. Heykele gözün olanaklarıyla yaklaştığınızda ışığını yakalamak zordur. Sanatçının teknik yeteneği ise bir yere kadar bize eşlik edebilir. Bernini’nin Alexander VII Mezar anıtı (G.29), Ermiş Therese  gibi yapıtlarında yaratıcı bir formlaştırmaya kavuşması  sanatçının tin insanı olması ve sanatı özümsemesinin ona kazandırdığı bir sanat görüşüyle tarif edilebilir. Bernini, yaptığı işi bir üretim olarak görmemiş heykelin ana maddesiyle doğanın ve insanın varoluşunu anlamlandırma mücadelesine girişmiştir. Heykellerindeki gerilimli yapı sanatçının kendi duyumsamasıdır. Barok, duyumsamanın sıradan bir ifadenin üstüne çıktığı maddi sanat eserlerini yeniden düşünmenin bir yolunu önerdiği farklı bir uzamı formun içinde işler hale getirir. İşlerliği, görünürlüğüne farklı bir boyut katmak içindir. Sadece sanata ve plastik yapıya adanmış bir sanatın yeryüzündeki tüm geçici olgulara sırtını dönüp yaşamdaki bozulmalara karşı tini koruyan bir anlayış oluşur.

”Hiç şüphesiz Barok kimi yerde çok ileri varmış ve gerektiği gibi toplu bir görüntü meydana getirmediği için kötü bir etki yapmıştı. Hildebrand’ın eleştirisi yerindedir ama bu görüşü bütün klasik sonrası sanatına da uygulamak büyük bir yanlış olur. Hiç söz götürmeyen bir Barok da vardır ve bu onun eskilik özentisine düştüğü hallerde değil tamamen kendisi olduğu zamanlardadır. Görmenin genel gelişmesi sayesinde heykel, amaçları Rönesans’ınkinden başka olan ve klasik estetiğin terim düzeninin geçerli olmadığı bir üslup bulmuştu. Bu düzlemleri tanıyan ama bunu açıkça ifade etmeyen bir sanattı.”[4]

Bernini, yarattığı maddi düzlem ile görsel olanı doyum noktasına taşırken heykelin etrafında dönmeden tüm heykeli görme kuralını eserinde işlemiştir. Onu Hildebrandt’ın toplu bir görüntü yaratmadığı eleştirisi bir yere kadar doğru sayılabilir. Bernini’nin form anlamında estetiği zorlayan yanları onun bütün yapıtları incelendiğinde aykırı yanıyla sanatın iç ekspresyonunu inşa girişimi olarak anlaşılabilir. Düzlemdeki hatalar ise bu istenç karşısında bizce önemsizdir. Bernini‘nin Sapanlı Davud ile Michelangelo’nun Davud’nun karşılaştırması için bu anlamda ancak birkaç söz söylenebilir. Bernini’nin eserinde heykelin etrafını dolanmak zorunda kalırken bir şey aramaya girişiriz. Sonraki eserlerinde ise daha derli toplu olmaya çalışan bilinçli düzlemsizlik devreye girmiştir.

Wölfflin, Alois Riegl, Worringer gibi sanat tarihçileri etkilemiş olan heykel sanatçısı Adolf von Hildebrand’ın forma dair bakış açıları formla ilgili tartışmaları gerçekçi bir sona vardırmıştır. “Formun görünüşle ilişkisi ve bunun sanatsal temsil yönünde etkileri ile ilgilidir. Sıradan yaşamda uzamsal yönelimimiz için görünüşten sadece birkaç ipucu almamız gerektiğinden, ilgili görünüşün uzam ve form tahayyülü için gerçek uyarıcı açısından ne kadarını içerdiğinin, her birini ne kadar tamamladığımızın bilincine varmayız. Sanatçının ise görünüşle ilişkisi tamamen farklıdır. İlgili görünümün ne olduğu konusunda  net olmalıdır. Sanatçı için mesele sadece görünüşü, temsilinde olduğu gibi kaydetmek değil, bu kayıtlar sırasında formun içeriğini de dile getirebilmesidir. “ [5]

“Yüz ve Hareket tanımlaması” bölümünde Hildebrant görünüş ile form arasındaki ayrımı ortaya koyar. Görünüş hareketi içine alan bir kesitken form figürü oluşturan asıl, değişmeyen yanları temsil eder. Form ve etkinin heykelde uzak ve yakın ilişkilerin kurgulanma biçimine kuramında yer verir. Görünüm ve uzamsal ilişki arasında ki ilişkiyi bütünün doğaya uyumlaştırılması olarak düşünür. “Uzam, görüş alanımızın tamamında derinliğe doğru bir hareket yürütür, derinlik için çabalar. Tek tek bedenlerin bu uzama yerleştirildiğini hayal edersek, tabiri caizsse bu genel harekete derinlemesine direnç, yol vermeyen yüzey görünüşleri oluşturur. Ancak genel derinlik hareketi onlara hacim verir ve bu yüzey olgusunun, derinlik hareketinin üzerinde kaydığı belirli kesin özelliklere sahip olup olmadığına bağlı olarak belirli hacim alırlar; “Plastik Form” [6]

“Rölyef Anlayışı” bölümde yüzeysel yan yanalıkların rölyef etkisi yaptığından bahseder. Bu da formun derinlikli olması için uygulanan eski bir yöntemdir. “İşlevsel Bir İfade” olarak form başlığında doğadaki uzam anlayışının bir ifadesi olarak görünüşten bahsetmiştik. Optik görüntü insanın görme yeteneğiyle yola çıkmıştı. Çocuğun bakışı gibi doğrudan yapılan bir eylem görmedir. Sanatsal temsil ise en okunaklı kabul edilen uzamsal içeriği bu amaç için düzenleyen bir görünüm olarak formlaşır. Görme ile form arasında sanatın uzamı, temsil biçimleri rol oynar. Görünümden ilk okuduğumuz şey formdur. Bu yüzden en temel ve gerekli olarak ilk önce değerlenir.[7]

Bernini’nin  Scala Regia, (G.30)Vatikan eserinde form ve görünüş arasındaki gelgitli uzam dikkat çeker. Scala Regia’da meydana gelen ışık etkileri onun barok üsluba dair niteliklerini azaltacağı yerde daha da arttırır. Işıkların arasında hayali bir imgenin uçuştuğu izlenimi veren etkisiyle izleyiciye gerçek ile düş arasındaki gerilimi anlatır. Merdiven sıralarının dizilişi ve çerçeveleme yöntemiyle girişten yapının sonuna kadar derinlikli bir uzamı algılarız. St Piere kilisesindeki açık alan gibi bu eserde de ilk göze çarpan açık ve geniş bir uzam daha sonra derinlik uzamı arada hiçbir öğe olmadan kesintisiz bir süreklilik sağlar. Derinlik, her zaman iç ve dış bağıntılarla birlikte kavranan bir şeydir.

Rönesans mimarlığında örneğin Santa Annunziata aynı coşkuyu uyandırmaz. Tam cepheden görünüşe verilen önem Barok’taki gibi parça bütün birliğiyle ilişkilendirilmez. Bakışın mimari planda uğradığı değişim mimarinin salt inşacı mekanı planlayan işlevsel öneminin yanında görsel yanı  ağır basan estetik bir bilme biçimine dönüşmüştür. Michelangelo’nun Sistine şapeli süslemeleri bile bir yüzey süslemesi olarak geometrik bir değerde kalırken Carracci’nin Farnese Galerisi süslemeleri salt tavan değerleri üzerine değil üst üste gelen şekillerle ve oluşan motiflerle derinlik algısını oluşturur.

Klasik anlayış Barok anlayıştan duvarı ele alış şekliyle ayrılır. Yan yana duran duvarlar klasik üslupta bir ahenk yaratır. Barok düzenlemede duvarlar pilasterler, süslemelerle derinlik etkisi verilmeye çalışılır. Cancelleria’nın köşe çıkıntılar ile yüzey birbirinden ayrılır. Münih sarayı ise nasıl ayrılacak bilemeyiz. Çizgisel bir tutum yerine gölgesel bir bağlanma söz konusudur. Çıkıntı yüzeye o kadar kök salmış ki onu yıkmadan ayırmak olanaksızdır. “16. yy plasterlerle donatılmış duvarları, kabartmalarının güçlülüğü ve gölgelerinin zengin etkisiyle istediği kadar 15.yy’ın daha ince ve narin çizgilerinin üstüne çıksın bu henüz genel bir üslup karşıtlığı değildir. Bu karşıtlık ancak yüzey izleniminin ortadan kalktığı anda söz konusudur. Buna karşın hemen, sanatın bozulduğundan söz etmek doğru değildir. Diyelim ki Rönesans çağında süsleme duygusu nitelik bakımından daha üstündü, ama aksi görüş de pekâlâ mümkündür. Kim fazla gösterişli İtalyan Baroğundan hoşlanmazssa, Kuzeyin Rokokosunun zarifliğiyle bunun acısını çıkarabilir.”

Açık Form- Kapalı-Form: Tüm sanat eserlerinin tamamlanmış, bitmiş halini kapalı olarak nitelendirirsek kapalı form sanat eserleri için olağan bir hal olarak görülebilir. Kapalıdan açığa geçişin algısal boyutları bir yana bu sefer Barok sanat yapıtlarından türemiş nitelemeler olarak kavramsal deneyimin tek taraflı olduğunu söyleyebiliriz. Tektonik ve Atektonik yapıt olma özelliği Rönesans üslubuyla açıklanırken Barok sanatçılar Atektonik üslupla anılır. Ruysdael’in peysajları atektonik bir alan çizerken açık, Atina Okulu, Sixtine Madonna’sı tamamen kapalı bir form özelliği gösterir. Albrecht Dürer “Melankoli”sinde ruh durumunu daha iyi verebilmek için açık anlayışa yönelmişse de yeterince açık denilmez. Kuzey sanatının farklı ruh halleri sanatın arayışlarını arttıran huzursuz bir yaratıcı görünümün dahası deneyimin ortaya çıkışını sağlar.

 16.yy’ın tablolarındaki tektonik düzlem yatay ve düşey planlar 17. yy’da bilinçli bir tekrardan kopup tektonik durağanlıktan kurtulmuştur. Resmin sağlamaya çalıştığı denge noktası tamamen yok olmadan Baroktaki çatışmacı ifadeyle karşılanmıştır. Bir yapıtın kapalı olması ifadesinin belirsizlik kazanması, ilk akla gelen doğrudan bir mantıkla hareket etmesidir. Oysaki sanat yapıtının kendi gerçekliğinde sanat olanın kapalı oluşu fiziksel bir nitelemeden başkasını ifade etmez. İnsanın ve doğanın psişik yapısının yansıması olarak sürekli döngüsel bir hareketi içeren form oluş şekli, açık ve akıcı bir şekilde kendine bir mekân ve zaman yaratır. Sanatın psikocoğrafyasında doğayla olan alış verişi bir üsluplaşma tehlikesi yaratır.  Wölfflin, üslubu, çerçeveye sokmaya çalışırken  genellemeler yaptığını kabul eder ve sanat için ihtimaller ve değişimden bahseder. Sanatın iç ve dış tarihi başlıklı bölümde son söz’de belirtir:

“Sanat için hayatın aynasıdır demek, pek de yerinde olmayan bir benzetmedir; sanat tarihini sadece ifadenin tarihi olarak görmek de insanı zararlı tek taraflılığa sürükler. Eserin maddi muhtevasına ne kadar önem verilirse verilsin  “anlatış düzeninin” daima aynı kalmadığını da hesaba katmak zorunludur. Dilin gramer ve söz dizimi bile zaman içinde değişmektedir.(..)kendisi daima aynı kalan bir ayna değil; kendinin de bir iç tarihi olan ve birçok evrim aşamalarından geçmiş bulunan canlı bir kavrayış gücüdür.”[8]

Sanata şema belirlerken evrene dair değişimi hesaba katmak gerektiğini savunur. Sanat tarihçi sanatı kalın çizgilerle belirlemeye çalışırken incelikler ve açıklıklar, düzleme dair olanlar ve onların karşıtları olan tüm kavramlar ton farklılıklarına sahiptir. Üslubundaki kesinlik ve akılcıl yan sanat eserlerine bakışında görülmez onları kendi uzamsal, form ve üslup özellikleriyle birlikte gri alanlarda tartışmasını bilir. Analojisinin güçlü yanı kesin bir buyruk vermeden sanat yapıtını o andaki zaman ve uzam gerçekliklerine göre değerlendirmesidir.

Rembrandt’ın “Emmaus’ta Akşam yemeği” simetri kavramı üzerinden Barok sanatın simetriye olan yaklaşımındaki kararsızlığı gösterir. İsa tam ortada simetrik bir konumlandırmayla otururken simetrinin izleyici göze verdiği dinginlik hissedilmez. Simetrinin bulunduğu bir hava hâkimdir. Simetrik bir anlayışın inşasına rastlamayız. Raffaelîn Disputa’sı Barok bir rölyef kopyadır. Yan tarafta kısaltmalar yer alır. Klasik sanata ait olan düzenlilik burada hazır bir şema değildir. Her simetriyi aynı yüzyılda aynı şekilde bulucağımıza dair bir kesinlik yoktur. Klasik bir resimde ışık dengeli bir şekilde dağılırken çapraz bir hareket içindedir. Van Goyen’in resminde ışık bir gerginlik anlatırcasına sadece bir tarafa vurur. Bu sakin ırmak manzarasında Doldrecht’in görünüşü ışığın tamamen bir kenarda oluşuyla ışık sanatçının eliyle ters bir etki bırakır.

Çerçevelemede atektonik hareketi seçen ressamlar Ruysdael gibi çerçevelemek isteğini açıkça göstermez. Tektonik etki tamamen yok olmadan ağaçlar göğe yükselmektedir. Hobbema’nın “Middleharnis yolu”,kenar çizgileriyle her çeşit tektonik bağıntıdan kurtulmuş özerk bir havada özgürdür. Mimariden kopmaya çalışan resim sanatı atektonik görünmek için kıvrımlardan, uçuşan elbise detaylarından faydalandı. Direklerin paralelliği ile çerçevenin paralel kenarı bütün bir görüntü vermemeliydi. Çerçevenin konu içinde nerede olduğu form sorunu olarak sanatçıları meşgul etmiştir. Dürer’in Hieronymus gravüründe çerçeveleme bilinçli bir kasıt taşırken Peter Janssen’in “iç mekan” resminde bir yan açık bırakılmıştır. Dürer ile tam bir karşıtlık gösterir. Odanın düzenlenişi, modelin arkasını dönmesi mekânın açıklığı için tasarlanmıştır. Resimdeki mimari ögelerin eksiltilmesine rağmen resim yine de hoş bir açıklık sunar ve bu kadar basit bir düşünceden tatmin olmanın şaşkınlığını yaşarız.

Klasik sanatın açık ve kapalı forma örnek oluşu yapısal anlamda inşa nesnesi oluşuyla ilişkilendirilir. Resimde, heykel ve mimariye nazaran daha çok açık olma özelliği hissedilir. Açık yapıt olma özelliği aslında başlı başına bir kuramsal nitelik taşır. Yapıtın açıklık özelliğinin forma içkin bir özellik olmasıyla yapıtın ontolojisini belirleyerek onun zaman ve mekânda yaşamsal hale gelmesini sağlar.

Sanat yapıtlarının heykel, mimarlık, resim olarak ayrılmaları görünüşte o alana aitmiş gibi görünen sınırları çizilmiş bir kapsam alanı olarak görülebilir. Sanatın doğasını idrak eden birileri bu üç yaratıcı alanda form ve öz anlamında farklılıklar olmadığını anlayacaktır. Kapalı formdan açık forma geçişte bizi benzerlikler yerine yapıtta bulunan titreşimler karşılar. Evrendeki optik gerçekliğin görünür olduğunu kanıtlamaya çalışan sanatçı, aslında aldığı yolda nesnenin varlığını yoklayan onu formlaştıran kimsedir. Bu eyleminin farkında olan sanatçı yaratıcı sanatçı olma basamaklarında çok geçmeden kendini bulur. Doğanın sesini dinleyerek somutlaştırdığı ilkeler bir ruha kavuşmak için sanatçının hayal gücüne ihtiyaç duyar. Bu hayal gücü, sanatçının hayal gücünün istençle beslenmesidir.

Peki özde aynı olan varlıksal ilişkiler dış ekspresyonda farklı sanat türlerine nasıl ayrılıyorlar. Mimarlık olmadan heykelin olmayacağını anlayabiliriz 15.16. yy inşacı heykeller mimarlık disiplini altında yaşarlar. Tektonik bir mimarlık zorunlu bir tercihken, resimde tektonik olma şartı aranmaz. Mimarlığın tekniğe ve mühendislikle olan sıkı bağları dış ile iç arasında kurulan katmanları her zaman görünür kılamayabilir. Barok, mimarlığın sıkı sıkıya tutunduğu tektonik düzlemi bütün bir parça yaparak sıralı bir planda görünmenin önüne geçer. Klasik mimaride geometrik üslup baskınken cephede de aynısı gözlemlenir.

Üslup değişmelerinin devrimsel bir yanı olması gerekir ki uzun süre yaşayabilsin. Maddeye olan formlaştırma biçiminin değişimi o dönemin zihnini örneklemekte düşüncede daha incelikli yaklaşımlar sezinlemektedir. Barok yumuşak hatlı bir madde kavrayışı geliştirir. Yanı sıra Barok’ta organik ve inorganik doğa benzetmeleriyle Barok hareketi yeniden keşfetmiş gibidir. Madde ile formun eklemleri arasında sınırın kalktığı görülür. Barok mimari sanat olmayı hak etmişse dış ekspresyonda farklılık çok canlıdır. Daha önce bir alınlık üçgenle betimlenirken Barok’ta bir form zenginliği farklı biçimler dikkati çeker. Tektonik bir çatı her zaman mimarlıkta olmak zorundadır. Böyle olmasa bugünkü inşaların değerini ve anlamını tespit edemezdik. “Geç Gotik’te tıpkı buna benzeyen form verme ve form bileşmeleri olaylarını meydana getirmiştir. Bütün bunları devrin eğilimiyle açıklayamayız. Gotik’in o kadar uzun zamandan beri sürmesi ve o kadar kuşaklara mal olması bundandır.”[9]

Bernini’nin anıtları Gotikten Rönesans’a Rönesans’tan Barok’a geçişteki estetik tavır bir önceki döneme tepkiden doğar. Sanatçının Rönesans’ın bütüncül düzeni ve onun asla bozulmama kuralı Barok’ta sanatçının tercihi yönünde eskir. Papa Urban’ın kenarlarına serpiştirilmiş gibi duran hayvan motifleri bu fazlaca ısrar edilmiş düzen istencine bir tepkidir. Tümüyle simetrik olandan vazgeçilmese de öznenin içsel duygusunun yansıması daha ağırlıkta olmalıdır. Bernini, bir önceki dönemi yansıtmaya çalışsa da eleman farkındalığı güçlü olduğu için onlara farklı roller verir. Palazzo di Montecitorio’da köşe plasterleri ile birleşen korniş tektonik, eklemsel bir etki yapmıyor. Sütünlar arası bir diğerine geçiş elemanı olarak kullanılmıyor tam tersi her biri tek başına bir figür gibi estetik bir etki gözeterek yapılmıştı. Bütün etkiler izafi bir yol çizer ve gerçek değerini Bramente’yi görmediği için sonradan anlar.

Oranlar, mimariyi anlamanın ilk göze çarpan uygulamalarıydı. Rönesans’ta sağlam yere oturmanın gözetildiği yapıda Barok üslup dingin dengeli olanın yerine doymamış ve gergin olan bir etkiyi getirdi. Tektonik üslubun yavaş yavaş değiştiğinin kanıtı olan bu üslup farkları yaşayan mimarinin hayata paralel olduğunun güçlü kanıtlarıdır. Barok, toplam bir üslup olmaktansa asıl başarısını bağımsızlığı arayan bir akıcılığı yüzeye taşımasıyla virajı rahatça dönmeyi başarabilmiştir. Baroğun organik bağları karşıtlıklarla olan samimiyeti ile onlarla dost olmuştı.”Doğal taşı kullanır, doğayı taklit eden kumaşları bol bol kullanır. Asıllarına benzeterek yapılmış çiçek askıları, şekillere hiç bağlı olmadan dolanır ve en ileri aşamasında eski plaster aralarındaki sitilize bitki süslerinin yerini alabilir. Böylelikle kesin merkez ve onun etrafında simetrik gelişme ile alışveriş büsbütün kesilmişti.”[10]

Hayatın dinamiğinde görüşlerin, yaşam şekillerinin değişmesi kendine karşılık bulduğu bir üslubu görünür kılmıştı. Yeni insan tipleri çıkıyordu. Rokoko bu değişimin görüldüğü alan olarak Barok döneme bir anti tez olarak plasterleri ve merkezi, sıralı düzenle beraber tektonik üslup da geri gelmiştir.

Mimarinin hakimiyeti kalkıp modern sanatın tüm sanat yapma pratiklerini değiştirdiği tekniğin ve perspektifni farklı yönlere doğru evrildiği zamanlarda disiplinler arası bir bakış sanat uzamına hâkim olur. Biz de hiçbir zaman klasik heykele yaklaştığımız gibi modern heykele yaklaşabiliriz. Sanatın kendi zamanında tanımlanma beklentisi bu süreklilik içinde sanat için kalıcı ve değerli olanı kaybetmeme duygusudur. Sanatın yaşama içkin olup kozmosu bütünsel açıdan ele alan duyarlı alanların görünür olduğu bir yer olmasıyla değişim hiçbir zaman vazgeçilmezdir. Deneyimle sanatın birleşmesi sanat yapıtlarını yaşamın içinde diyalog kuran bir yapıda görmeyi sağlar ki bu kesinlikle yaşamsal bir amaç için değildir. Herkes kendi resminin peşinde sanatın içinden geçmeye devam eder.

Çokluk- Birlik: Klasik sanatın her bir parçası tümele doğru giden bir sistemi gösterir. Her bir tekil kendi varlık sebebini hatırlatırcasına yapıt içerisindeki bağımsızlığını sürdürür. Çokluktan birliğe doğru tamamlanma sanat yapıtının anlamsal değerini göstermek, yapıt ile alakalı nasıl bir yoldan gidildiğini göstermek amaçlı bakışa yardım eden bir form hareketidir. Her resimsel unsurun birbirine bağlandığı birlik duygusu dağınık bir şekilde tasarlanmış kompozisyondan daha etkilidir. Çok figürlü kompozisyonlar kompozisyonun anlatımcı üslubu nedeniyle konunun önemli olduğu bir mizanseni göstermek zorunda kalırlar. Kompozisyonun bütününe bakmaya alışkın olan göz bütünselliği, derli topluluğu yakaladıktan sonra üzerine sezgisel bir bakış ekler.

Bu eserin dışsal ekspresyonundan kaynaklı hayal gücünün uzamı arasında yer alan bir fenomen alanıdır aslında. Çizginin optik olandan çıkıp görünmeyen uzama doğru ilerlerken çizdiği hayali yollarda biz eseri duygulanım açısından da anlamış oluruz.15. ve 16. Yy kompozisyonlarında dağınıklık ve birlik sırasıyla hüküm sürer.  Birliğin en ideal şekli olan 16.yy’a gelmeden Raffael ‘in dağınık üslubu toparlama çalışmaları çokluktan birliğe giden bir estetiği denediğini gösterir. Atina Okulu, bu manada düzleme yerleştirilen filozofların yunan üslubunun mimari ve resim anlamında bir ön gösterimini sunarken asıl gösterinin bir düşüncenin, bir okulun, tek bir insanın evrensel değerlerle birleştiği  çeşitlilik ve aydınlık idealiyle resme bağlanan iç ve dış ekspresyonun birbirine içkin hallerine tanık oluruz.

Çokluk ve birlik, ana karakter olarak resimde Rönesans ve Barok ayrımında kendini gösterir. Birlik, tek formdan zengin forma geçişin en önemli örneğidir. Rönesans’ın eklemli yapısı yavaş yavaş kendini kaybedip sanat formları arasında bir kaynaşma  yon için ton farklarıyla ele alıyorsa birlik resimde fiziki olanı ele geçiren bir atmosfere dönüşüyor. Portrelerde de detaylar yerine bütünü izlenime dönüştürme söz konusudur. Sanatçıların yetenekleri kusursuzdur ama bazı ileri ifade etme şekillerini gördükleri için onlar bir önceki üslup tarzının üstüne çıkmasını bilmişlerdir. Meseleyi estetik bir dönüştürme olarak ele alıp doğal olanın gerçekte ne olduğuna dair araştırmalarda bulunmuştur.

Wölfflin’e göre İtalya daima açık seçik elemanları sevmiştir. Kuzeyde Dürer ile Rembrandt arasındaki fark Çarmıhtan İndiriliş resminde kendini ortaya koyar. Rembrandt’da figürlerin dizilişindeki özgür tavır ağır basarken Dürer kapalı bir şemayı gösterir. Rembrandt ışık ile olan formlaştırma etkisi ile remin dönüşü olmayacak evrimi adına en güçlü adımı atacaktır. Bu ışık etkisi, klasiğin eklemli yapısının Barok’un derinlikli, sonsuzluk çağrışımlarına dönüştürür. Rubens’in ışığın valörlü etkisi Rembrandt’da gölgesel ve pitoresk bir etkiyle inşa edilir. Doğaya benzetme içgüdüsü Barok resimde dekoratif bir algıyla ele alınarak resmin kendinin bir tasarımı olma yönündeki istenciyle birleşir. Çokluk ve birlik ayrı kaplara benzetilerek ele alınır benzer gerçeklikler doğanın bir elbise gibi giydirilerek şekil alması söz konusu değildir. Bir formülün tüm sanat yapma birimlerine uygulanması gibi çelişkiler barındırır. Sanatın özü anlamıyla bir okuma yapmanın sanata dair tüm dışsal niteliklerle ele alınması gerektiğini savunurken sanatın izlediği bir yol haritası olmadığını da kabul etmeliyiz.

Barok’ta hareketin kompozisyona vurgusu genel bir hat üzerinden gerçekleşir. Meryem’in Ölümü Rembrandt’ın işi ile Dürer’inki bu hareket vurgusunun varlığıyla ilgili kurtarıcı bir tezatlık sunar. Klasik üslupta hep aynı kalan genel form Rembrant’da her şeye hâkim bir etki vardır. Bir hareketin en yüksek noktaya çıkan etkisi klasik kompozisyonda resmin çizgisel algısıyla durağan bir üsluptadır. Konunun ele alınışı yerine anlatımın detaylı oluşu tercih edilir. Rubens’in “Meryem’in Göğe Çıkışı” (G.37) tablosunda akıcı ve bağımsız olanlar ikiye bölünmüş kompozisyonda hareketin birleştiriciliğiyle mükemmel bir seviyeye ulaşır. Tziano’nın Assunta’sının (G.38) merkezini dolduran ışık ve melekler halkası burada yansımasını bulur.

Resimlerdeki özgün taraf dengenin bozuluşu ve tekrar bulunuşu ile ilgili bir estetik güzelliktir. Rubens’in “Haç taşıma” tablosunda düzlemden derinliğe geçiş olarak örneklediğimiz yapıt motiflerin birbiri içine geçmesiyle form kazanır. Dengeyi sağlamanın zorluğu form ve ışık arasındaki düzenlenmenin zaman zaman karmaşaya dönüşmesinden kaynaklı zorluktur. Bu durum birçok figürün bir araya gelme zorunluluğunu ortadan kaldırır. Işığın düzenlenme prensipleri çok az figürle hareket etkisinin sağlanabileceğini kanıtladı. Klasik üslupta ışığın çokluğu ve ayrılığı ifade etmesi ön görülüyordu. Barok dönemde tek bir unsuru aydınlatmak için değil genel bir atmosfer etkisi ve tinsel bir durumu ifade etmek için sonsuzluk hissi veren ışık açıları bulunmaktadır. Rembrandt’ın başka kimsenin yapamayacağı kadar başarıyla sahneye koyduğu o coşkun birleştirici hayatın bütün uzayı geçen aydınlık ve karanlığın o kavranılmaz titreşmesinin o ışık ritminin yanında ne önemi vardır”[11] Rembrandt “Öğreten İsa” (G.39) resminde ışığın iki bölümlü kullanımıdır. İsa’nın ayağının altındaki ışığın kümelenmiş oluşudur. Tektonik olarak tek tek figürlere vuran ışık formların üzerinden geçer önce birbirilerinden ayrılır sonra ışık resimdeki gibi gerçekmişçesine yeniden toplanır.

Klasik figür yerleşiminin tek tek oluşu kompozisyondan çıkarılsalar bile fark edilmeyecek bir pozisyonda olmalarıdır. Bu durum nesneyi yerinden edebilir, bağlamını zayıflatan daha yüzeyde bir etki almasına neden olur. Barok düzenlemede ise desenle birbirine sıkı bağlar ışıkla bağlanmış yumuşatılmış olup bütünlüklü, doygun bir algıya sebep olur. Resmin arka planıyla figür arasındaki bağlantıda bu desenle ışığın birleşiminden doğan resim tarzında farklılaşır. Velasquez’in Venüs’ü ile Tziano’nun Venüs’ü arasında fark bu bağlantının özgür olup olmamasıyla ilgilidir. Velasquez’in Venüs’ü onu oluşturan arka planla bağlantılı bir diyalog sürdürürken Tziano’nun Venüs’ünde Venüs’e bağımlı bir kompozisyon birliği göze çarpar ve ritm süreklilik içeren bir devinimle gözü tablonun üzerinde gezdirir.

Fenerimizi Rembrandt’ın çoklu figürlerinden oluşan Gece Nöbeti’ne çevirelim. Konunun geceleyin geçişi bile Rembrandt’ın ışıkla olan sorunsalı çok net bir biçimde gösterir. Yan yana sıra ile dizilmiş kişilerin sıkıcı bir resme dönüşmemesi için yer yer kişilerin belirsizleştiği ortamda kompozisyon yüce bir anlam kazanır. Hollanda’nın maniyerist bakışını, sıra dışı tavrını burada da yakalarız. Benzeri bir şekilde sanatçının Anatomi dersleri kadar yoğun bir dikkat bulunmasa da her bir figüre verdiği jestle yine estetik birlik konusunda ısrarına devam etmiştir. Rembrandt’ın resim tarzı karşısına çıkan plastik sorunlara cevap verme cesaretinden kaynaklanır.

dürer-rubens-manzara

Manzara resminde birlik ve çokluk düzleminde karşılaştırıldığında Dürer’in manzara resmi ile Rubens’in manzarası şematik açıdan farklılıklar içerir. Rubens’in Mechelen’de Çayır Biçme Vakti’nde önden arkaya doğru farklı yönlerden gelen bir hareket en uzak noktada birleşirken manzaranın detayları gözükmeden toplu bir birlik sağlanır. Yolun kıvrımları yukarıdaki bulutun akışına ayak uydurmaktadır. Form ve ışık uyumu resmin nitelikli yanını öne çıkarır. Rembrandt’ın manzara resminde ise üç adet meşe ağacı bulunur. Dikenli kısım ile ova arasındaki karşıtlık ağacın esas olarak görünmesini sağlar. Gölgesel etki diğer resimlerinde olduğu gibi görünen gerçeğin ötesinde ışık ve formun derinlikli ve aklın tasarım gücünü kaale alan bir görüntü yaratma isteğidir. Bölünmez birlik kavramının yıkıldığını Lorain’in deniz manzaralarının parçalı atmosfer etkisiyle Rembrandt’a baktığımızda daha iyi anlıyoruz. Atmosfer, resme iyiden iye girmiş yüce olanı, sonsuz olanı temsil etmek için can atmaktadır.

Kapalı bir tüm içinde bağımsız şekil isteği İtalyan ve Almanların sanat üslubunda farklılığa neden olur. İtalyanlar uyumlu birlik ön plandayken Almanlar kısımların bağımsızlığını ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Bu iki milletin hayal gücü de birbirinden farklılık gösterir. Klasik olanı işlemekte İtalyanların üstüne yoktur yalnız Kuzeyde Rembrandt’ın renk ve ışığı tek desende toplayarak motifin gizemli derinliklerine götürmesi de katıksız bir sanatın yaratılmasıdır. Bu aslında insanların birbiri içinde kaybolmasını, ilişkilerle ile dünyada anlam kazanacağı düşünülen bir göstergedir. Almanların tek bir desenin yeterli olduğu bir anlatımı sezinlemeleri Dürer’in estetiğini kavramış olmalarındandır. Hieronymus Hücresi’nde gravürü ilk bakışta çok figürlü, dağınık bir kompozisyon görünse de ileriye dönük sadeleşmenin geleceğini yani bir  anti tezin yaratılacağını izlenimlerimizle keşfetmekteyiz. Doyma noktasının geleceği zamana kadar ilk izlenimin işaretini taşımaktadır.

Baroğun getirmek istediği salt bir birlik yerine kısımların tümünün içinde ayrılmaz biçimde kaybolmalarıdır. Alberti’nin “Şekil öyle olmalıdır ki, tümünün ahengini bozmadan ona ne küçük bir parça eklenebilsin ne de çıkarılabilsin.” Bramente klasiği temsil eden bir isim olarak tekil olanı temellendirirken Bernini ise Barokta çokluktan yararlanarak büyük bir bileşim yaratır. Tektonik olanın bağımsız parçaların birleşimiyle atektonik bir harekete ulaşması üsluplar arasındaki geçişi hızlandıran unsurlardır. Mimari bu kavramlar üzerinden yüce olana ulaşır. Sanatın madde ile uğraşı üst katmanlarda yüce olanı yaratır. Rönesans’ta bu tekil unsurların bir araya gelmesiyle oluşurken bir üst aşama olarak barokta ise tekil karşıtlıkların bir araya gelerek yarattığı gerilimden kendine çıkış yolu bulur. Michelangelo’nun Medici ailesinin mezarlarına yaptığı etkiler Barok kadar ilgi çekici ve son noktayı koymaya niyetli güç istencini temsil eder.

Floransa ‘da Palazzo Ruccellai Sarayı, cephe süslemesindeki eşitlik ve düzenli karakteriyle eklemli bir yapıya sahiptir. Cancelleria sarayı ise bağımsız ve orantılı değerlere sahip oluşuyla kendinden bir şey olarak güzelliğin, klasik birliğin örneğidir. Ruccelai Sarayı ile benzer özellik gösterir. Her iki yapıda pilasterlerle bir düzen yaratma peşindedir. Barok tipi ise Roma’daki Odeschalci Sarayı temsil eder. Üst iki katın diğerlerinden farklı olarak bütüne bağlanması desen anlamında bir birlik kurup bütüne ulaşmayı farklı üslup çeşitliliği ile gösterir. Her bir katın kendi içinde tasarımlanması yapının klasik düzene tutunmayıp büyük düzeni arzulayan yan unsurlarla harekete geçtiğini gösterir. Diğer yandan her bir kitle diğeriyle uyumlaşarak yok olurken plasterlerin bir önemi kalmaz. Saraylar tektonik özelliklerini yitirmeye başlamıştır.

Belirlilik, belirsizlik :Klasik estetik anlayışında dış ekspresyonun kalın çizgilerle görünür olmasına dayalı bir plastik anlayış hâkimdi. 16. yy’daki form alanında devrim niteliğindeki yenilikler maddenin alımlanışını ışık ve form etkisiyle sanatçının hayal gücüne dayalı formlaştırmalar gözün gördüğünü taklit duygusuyla yaşatmak yerine zihnin tasarımladığını göstermek, ifadenin kusursuz işlemesi için gerekiyordu. Ustalara saygının sığ bir taklit yerine görmenin morfoloji sunumları olarak kavrayan sanatçılarla yeni bir sanat yapma düşüncesi oluştu. Gözün olanaklarıyla sanat yapmanın yarattığı sıkıntılarda hissedildi. Barok’taki karşıtlığın abartılı oluşu ve algıyı zorlaması doğaya karşıt bir şey yapmanın eksikliği olarak görüldü.

 Barok formun aşırılığı daha fazla bir doğa yaratmamakta tersine sanat istencine karşıtlık doğurmaktaydı. Yine de Baroğun bu belirsizleşme eğilimi ile ilgili net bir şey söylemek zordur. Belirsizlikte karanlığı yutan bir daha az pitoresk daha çok resmin kendisiyle ilgili form ve ışık bağıntıları ortaya çıktı. Gözün görme açıları değişiyor sanat bu optik oluşun yerine ifadeyi, bilinemez oluşu daha psikolojik bir uzamı getiriyordu. İnsanın konudan kopuşunu da hızlandıran yeni sembolizm sayesinde empresyonizm doğuyor ve form erimeleri başlayarak ışık ve rengin biçimler üzerinde yarattığı atmosfer sanat olmaktaydı.

 Yapmanın yerine sanat istenci geçiyordu ve yaratıcı olarak daha nesnel bir gözün sanat üzerinde dolaştığı hissediliyordu. Işıkla kurulan sanatın artık kontürlere, bakışın detaycılığına ihtiyacı yoktu. Sanatçı yaratıcı gücü eline alıp plastik değerleri ışıkla kompoze ederek çok daha yalın ve doğalcı bir resim meydana getiriyordu. Işığın karşıtlığı olan karanlıktan çıkan resimler, enine düzlemleri dikey açıdan oluşturan biçimler, biçimin tekil ışıklandırılması yerine tümden ele alınması resimdeki zaman ve mekân yaratma biçimlerini yeniden kurguluyordu.

Leonardo Da Vinci renkli ışık yansımaları ve tümleyici renklerden oluştuğunu biliyordu. Bunları tablosuna almak istemezdi.  Bu şekilde nesnelerin belirli-belirsiz oluşlarının elde edilmesi mümkün olmazdı. Uyguladığı renk perspektifi karanlık-aydınlık üzerine bir düşünce biçimiydi. Tziano, Da Vinci kadar rengi kullanmaktan imtina etmeyen bir sanatçıydı. Renk bir nesneyi renklendirmekten öte renklerin birbiriyle olan ilişkisini irdeleyen plastik bir uzamı anlatıyordu.

Barok bu anlamda nesneleri belirtme belirli noktaları vurgulama yerine renkleri belirsizleştirip muğlak bir görüntü yaratıyordu. Derinlikler, sanatçının kendi içine daldığı derinliğini çağrıştırır nitelikteydi. Renk biçimleri renklendiren değil tüm kompozisyonu yapan başat bir unsur olarak sanatın içinde yeniden doğmuştur. Gözün algıladığı Newton’ın renk anlayışı yerine tonalitelerin, renkler arasındaki kutupluğun olduğu sanattan kopan ruhsal bir renk anlayışının devreye girmesi sanatı doğanın nesnelliğinden uzaklaştırıp hayatın ve duygulanımın bahçesine geri götürdü. Doğaya bakmak onu özümsemek insanın gözünden ve ruhsallığından kopup gelen sonsuz olasılıklar taşıyordu.

Vermeer’in “Delft’e Bir Sokak” tablosu Barok sanatın doğadan kesip ayırdığı kısmın görüntüde belirsizliğe doğru gidiştir. Konunun ne anlattığı önemini yitirir ve eksik bir tam oluş yöntemiyle kompozisyon tamamlanmış gibi görülür. Resimde yapı etrafındakilerle birlikte simetrisi olmayan bir düzlem yaratır. Tziano’nun Giorgione’den aldığı Venüs’ünde ayağı görünmeyen Venüs belirsizlik yaratır, Velasquez’in Venüs’ünde ise oran ve orantıya karşı duruş, abartılı vücut çizgileri, karşıtlıklar formun değişme işaretleridir. Küçük gibi görünen büyük ele alışlardır. İnsan vücudunun biçimlenmesinin yüzyılı oldukça eskiye dayandığı için Barok dönemde de bu arayışlar sürmektedir.

 Bedenin fiziki kusursuzluğu plastik olanı simgeleyen Rönesans ve Barok ayrımında çözülmeye başlayarak ruhsal bir etki kazanmaktadır. Çıplak bedenin kutsallığı uzunca bir zaman sanatın tarihini işgal ederken üslupların çözülmeye başladığı modern sanat uzamında gündelik olanın temsiline ve onun taşıdığı tüm yavanlıkların sembolize edildiği bir dışsallığa kavuşur. Bedenin tarihi tüm kültürlerin, ideolojilerin, ikonografinin tam kalbinde yer alan formun ilk tapınağıdır. Bedenin bir imge ve anlam taşıyıcısı olarak varoluşundaki maddesel öz tarafından temsil edilmesi kesintiye uğrar. Beden, sanatın temsili imgeleminde bir araştırma alanı olarak karşıtlığın, düzenin, üretimin, çoğalmanın, düşüncenin bir simgesi olarak sanatla dinamik bir yapıya kavuşmuştur.

Çağdaş sanatta bedenin imgeselliği güzelliğin uçucu, kutsal algısı deneyimle yer değiştirmiştir. Yaşamın içinde gerçek bir özne olarak yer alan beden hem bireysel hem de toplumsal eksende kendi olarak görünür olmanın yollarını aramıştır. İnsan imgesi, sanat tarihinin ikonolojik hikâyelerinden kurtulup insanın her şeyin kalbinde, tüm rolleri üstlenen yanıyla kahramanlıktan kurban oluşa kadar tüm hallerinin sanat tarafından yeniden düşünüldüğü özgür bir uzama hapsolur. Hapsolmak diyoruz çünkü insanın kaderi sürekli bir inan oluşla sınanan bir yapıda kendini yeniler. Sanat, insanın anlamaya çalıştığı tüm soruları sanatçının yaratıcı gücünde duyulur bir hale getirerek yaşama doğrudan içkin bir hale gelir.


[1] Wölfflin, H. Sanat Tarihinin Temel Kavramları, İstanbul, Remzi Kitabevi,1990.

[2] Wölfflin, H. Sanat tarihinin Temel Kavramları, İstanbul, Remzi Yayınları,1990,s.90

[1] Wölfflin; s.41

[3] A.g.e.,s.115

[4] A.g.e.,s.132

[5] Eroğlu, Ö. Görsel Sanatların Kuramsal Gelişimi,İzlekler Yayınları, İstanbul,2021,s.448

[6] A.g.e, s.449

[7] A. g.e, s.449

[8] Wölfflin, a.g.e. s.267

[9] Wölfflin; a.g.e, s.179

[10] Wölfflin, a.g.e, s.182

[11] Wölfflin, a.ge,s.195

Thomas Aquinas’ın Zihin Kavramı

Thomas Aquinas Orta Çağda, Skolastik felsefenin en büyük temsilcisi olarak bilinir. İbn Sina ve İbn Rüşd’ün etkisiyle İslam felsefesi aracılığıyla Aristoteles’in felsefesiyle tanışan Aquinas’ın felsefesi, dolayısıyla hem yaşadığı dönemde etkin olan Platon ve Yeni Platonculuktan, hem de Aristotelesçilikten izler taşır. Ancak Aquinas, özellikle Aristotelesçiliği, Hristiyan inancıyla bağdaştırmaya çalışmasıyla tanınır.

BİLGİ: Skolastik felsefe anlamını, okula ait felsefe ya da okul felsefesi anlamına gelen Scholasticus kelimesinden almaktadır. 1000-1300 yılları arasında Ortaçağ Avrupasına hâkim olan Skolastik felsefe, Hristiyanlık inancının Aristotelesçi öğretiyle birleştirilmesi ve sistematik argümanlarla desteklenmesini vurgulayan bir dönemdir.

Thomas Aquinas’ın felsefe tarihinde ver dolayısıyla zihin felsefesi açısından da önemi felsefeyi teolojiden ayırma çabasıyla insan bilgisini deneyci bir temelde açıklama çabasıdır. Deneyci yaklaşımına bağlı olarak Aquinas, Summa Theologica’da “ruhun bedenle birleşik durumdayken maddi şeyleri nasıl bildiği” (akt. Akyol, 2005: 98) sorusunu, inancın doğal bilgiyi varsaydığından hareketle açıklar. Aquinas’a göre doğal bilgi, duyum bilgisi (cognitio sensibilis) ve kuramsal bilgi (cognitio intellectualis) olarak ikiye ayrılır. Maddi şeylerin, yani fiziksel dünyanın içinde yer alan, sadece duyularımızla farkına varabileceğimiz şeylerin bilgisinin, ruhun akılsal kısmı tarafından oluşturulduğunu düşünen Aquinas’a göre, bilginin bulunduğu yer akıldır. Ancak Aquinas, mantıksal olarak ve oluş bakımından, dışsal nesnelere ilişkin duyusal bilginin, kuramsal bilgiye önsel olduğuna inanır. Dolayısıyla, Aquinas için duyusal deneyim, din bilimdeki Tanrı bilgisini edinmek için gerekli ön koşuldur.

Aquinas algıyla ya da duyusal deneyimle ilgili görüşlerinde de Aristoteles’i takip etmiştir. Nitekim tıpkı Aristoteles gibi, algının madde olmadan salt duyusal formun alınmasından oluştuğunu kabul eder. Ama Aristoteles’ten kısmen farklı olarak, formun alınması işleminin sadece duyu organında değil, esas ruhta bir değişime yol açtığını düşünür. Aquinas’a göre, duyusal imge ya da suretler, zihin tarafından edilgin bir biçimde alınırlar, ama onlar, dışsal nesnelerin suretleridir. Bu imge ya da suretlerin, bizim onların farkında ya da bilincinde olmamız gibi, kendilerine özgü bir özellikleri bulunduğunu öne süren Aquinas’a göre, zihin bu imgelerden genel özellikleri soyutlar, onları yargıda bulunurken kullanır. Bu yüzden, duyularla zihin arasında yakın bir ilişki olduğunu öne süren Aquinas “zihinde daha önce duyularda olmamış olan hiçbir şey bulunmadığını” (nihil est in intellectu quod non prius in sensu) söyler (akt. O’Connor, 1964: 105). Bunun zorunlu sonucu, zihinde doğuştan hiçbir bilgi, hatta Tanrının bilgisinin bile olmadığıdır. Buradan hareketle Aristoteles’in ‘yeni doğan bir çocuğun zihninin doğuştan üzerine hiçbir şey yazılmamış boş bir levha olduğu’na ilişkin görüşünü tekrarlar: “tabula rasa in qua nihil est scriptium” (akt. O’Connor, 1964: 105).

Summa Theologica’da “anlama, zihnin olanağıdır” (intellectus est potential animae) diyen Aquinas, zihnin doğuştan boş bir levha olduğunu kabul ederken bir yandan da zihnin soyutlama yapma gücünü ortaya koymaktadır. Anlama ediminde bulunmak Aquinas için var olmanın bir şartıdır. “Her bir var olan, kendi varoluşunu, ancak kendi özsel formu aracılığıyla gerçekleştirebilir ve insan da sadece akılsal olduğu sürece insandır. Buradaki akılsallık, insanın anlama yetisinde bulunması ve yargı üretmesidir” (Akyol, 2005: 113). Aquinas’a göre, sadece insanların sahip olduğu ruhun yetkinliği, hakikatin bilgisiyle yakından ilişkilidir ve hakikatin bilgisine erişmek ancak insandaki akılsal ruh ile mümkündür. Aklın soyutlama etkinliğinde bulunabilmesi için, imgelerden hareket etmesi zorunludur. İmgeler Aquinas’a göre bedenden ayrı bir varoluşa sahip olamadıkları ve bütün bilgimizin başlangıç noktası maddesel şeyler olduğu için ruhun, Platon’un iddia ettiği gibi, bedenden ayrı bir varoluşu olamaz. Aksine Aquinas’a göre ruh, yetkinliğini gerçekleştirebilmek için, bedenin bir formu olarak, bir bedenle birleşmiş olmalıdır.

Aquinas, akılsal ruhun iki tür etkinlikte bulunduğunu ileri sürer. Aklı oluşturan kısımlardan birisi olan edimsel akıl, aynen Aristoteles’in De Anima’da söz ettiği gibi, zihnin duyu nesnesini, duyu verileriyle algılamasını ifade eder. Ancak Aristoteles, edilgin akıldan söz ederken duyunun, bir tür bilme ya da tanıma edimi olduğunu, bu edim sırasında edimsel olduğunu ifade ederken Aquinas’a göre edilgin akıl, herhangi bir şeyin kendisine katabileceği bir şeyi alması, bu kendisine katma yüzünden de kendisinden herhangi bir şeyin kaybına uğramayacağı bir durumun ifadesidir. Dolayısıyla akıl, duyu nesnelerini duyu verileriyle algılarken edilgindir. Ancak Aquinas’a göre, edilgin aklın anlama edimini gerçekleştirmek için, duyu nesnesinin, zihin nesnesi haline gelmesi gerekmektedir ki bunu da sağlayan etkin akıldır. Etkin akıl, soyutlama ve imgeleme yetileri aracılığıyla duyu nesnelerini anlaşılır hale getiren bir güçtür. Dolayısıyla anlamak için etkin akıl gereklidir.

Birçok yönden Aristotelesçiliğin etkisini taşıyan Aquinas, insan görüşü bağlamında da Aristotelesçi bir tavırla ruhun bedenin bir formu olduğunu ve aynen Aristoteles gibi bitkisel, duyusal ve akılsal olmak üzere üç farklı düzeyde bulunduğunu düşünür. Aynen Aristoteles gibi, metafiziğin konusunun, “var olan olarak, var olan” olduğuna inanan Aquinas Summa Theologica’da belirsiz maddeyle formun birleşerek oluşturdukları bileşik varlığın, gerçek töz olduğunu savunur. Dolayısıyla Aquinas’a göre, Platon’un ruhun bir bedende hapsolmuş bağımsız bir töz olduğu görüşünün aksine, bir beden ve ruhun birlikteliğinden oluşmuş bireysel insan tözdür. Aynen Aristoteles gibi bitkisel ruhu beslenme, büyüme, üreme işlevlerini sağlayan canlılık ilkesi olarak, duyusal ruhu da insanın hayvanla ortak olarak paylaştığı görme, işitme gibi dışsal duyumları ve duyusal bellek gibi içsel yetileri içeren hissetme gücü olarak tanımlar. Yine aynen Aristoteles gibi akılsal ruhun hem bitkisel, hem de duyusal ruhu aştığını kabul eden Aquinas için, akılsal ruha sahip olmakla insan, meleklerle birlikte manevi tözler alanına dâhil olur. Akılsal ruh “iki farklı güç ya da yetiyle karakterize olur: Dünyayı ya da nesneleri bilen yeti olarak bilgi gücü ya da kuramsal akıl ve nesneler karşısında belli davranışlar sergileyen yeti olarak irade. Bu iki yetinin birbirinden farklı ama birbirine karşılıklı olarak bağımlı olduğunu öne süren Aquinas’a göre, istediğimiz şey bildiğimiz şeyi, bildiğimiz şey de istediğimiz şeyi belirler” (Cevizci, 2009: 347). Her ne kadar, zihin duyulardan üstün de olsa, içeriğini duyulardan aldığı için, onun birincil ve asıl nesnesi duyumlanabilir şeylerde bulunur. Dolayısıyla Aquinas için, kendileri aracılığıyla duyumlanabilir şeyleri, bildiğimiz duyularımız örtülüyken zihnimizin yetkin bir şekilde yargıda bulunması mümkün değildir.

K.Gödelek,Zihin Felsefesi,Eskişehir,Anadolu Üniversitesi Yayınları

Augustinus’un Zihin Kavramı

Augustinus Orta Çağda Patristik felsefenin en önemli temsilcisidir. Gençliğinde bir süre Mani’ci düşünceyi kabul eden, Hristiyanlığa düşman olan Augustinus, Plotinus’un Ennead’ını okuduktan sonra Hristiyanlığa dönmüş ve felsefesinde, bir yandan Platoncu ve Yeni Platoncu görüşleri, bir yandan da Hristiyanlık inancını bir araya getirmiştir.

Augustinus’a göre bütün bilgi ruhun işidir. Ruh akılla donatılmıştır, bedeni yöneten tözdür. Platon’un Phaidon diyaloğundaki görüşlerine benzer şekilde Augustinus da ruhun değişmeden kaldığını, kendi kendine hareket ettiğini, etkin olduğunu, bedeninse edilgin olduğunu, değişebildiğini ve ruhun sayesinde hareket ettiğini söyler. Augustinus’a göre insan, ruh ve bedenin birleşmesinden oluşmuş özsel bir birliktir. Ancak, her ne kadar ruh ve bedenin birleşmesi insanı meydana getiriyorsa da Augustinus, ruhun bedene nazaran daha üstün bir töz olduğunu, insanın kendisinin de ölümlü ve maddesel olan bedeni kullanan, yöneten akıllı ruh olduğunu söyler. Augustinus da Aristoteles gibi, ruhun bedenin yaşatıcısı olduğunu düşünür ve işlevlerine göre dört farklı ruh olduğunu söyler. Bunlardan ilki insanlarda ve hayvanlarda ortak olarak bulunan anima’dır. İkincisi yalnızca insana ait olan animus’tur. Mens insana ait olan ruhun en yüce tarafıdır. Bilgelik, düşünsel bilgiyi ve bilimi içerir. Augustinus, bunların hepsinin üstünde olan ve diğerlerini içeren spiritus adını verdiği dördüncü bir ruh olduğunu söyler. Spiritus akıl ya da zihin anlamında ruh kavramıdır. Platoncu bir etkiyle ruhun ve bedenin birbirinden bağımsız birer töz olduğunu savunan Augustinus, bir yandan da Hristiyan dininin etkisiyle ruhun bedenden bağımsız bir yerde, İdealar âleminde gerçek varlığını sürdürüp bedende hapsolduğu fikrini reddeder.

BİLGİ: Mani’cilik eski Mezopotamya dinleriyle Zerdüşt dininin bir bileşimidir ve evreni iyilikle kötülüğün savaş alanı olarak görür. İnsan da iyiliği temsil eden ruhun ve kötülüğü temsil eden bedenin karşıtlaştığı bir varlıktır.

Dolayısıyla Augustinus, Platon gibi, ideaların insan zihninden bağımsız olarak var olamayacaklarını düşünür. Onları, zihinsel değişmeyenler olan, ahlak ve matematik bilgilerinde bulur. Augustinus’a göre duyum bilgisi, en alt düzeydeki bilgi kaynağıdır ve yanıltıcıdır. Çünkü; bu bilginin konusu olan varlıklar zamansaldır, yani süre giden zaman içinde ortaya çıkar ve sonra yok olup giderler. İkinci olarak, onlar varlığa gelmeleri mümkün olduğu kadar mümkün olmayabilen de varlıklardır. Ayrıca bu varlıklar sürekli bir değişim içindedirler. Varoluşlarının süreklilik göstermemesi ve değişmesi bu varlıkların asıl, hakiki, gerçek varlıklarının olmadığını gösterir. Bu da duyumlara dayalı bilginin kuşkuya açık olması demektir.

Augustinus, Soliliquies adlı eserinde, ruhumuzla doğrudan ve duyulara başvurmadan bilebileceğimiz ne tür şeyler olduğunu sorar. Augustinus’a göre, gerçek bilgi değişmeyen bir nesneyi düşünme aracılığıyla, sezgiyle kavramaktır. Gerçek bilgi değişmez, sürekli ve zorunlu olana ilişkin olan bilgidir. Augustinusçu düşüncenin temelinde, düşünülür dünyanın ya da tanrısallığın sezgisi vardır. Doğru bilgiyi insan dolayımsız olarak, sezgi yoluyla zihnindeki doğal ışık yoluyla kavrar. Deneye, duyu bilgisine açık olmayan bu doğal ışık bize, daha önce karanlık olan ve bilmediğimiz şeylerin bilgisini verir. Dolayısıyla Augustinus’a göre hakikat insanın içindedir, ona Tanrı tarafından bahşedilmiş doğal ışıktadır, düşünme de hiçbir yanılgıya düşmeden doğruya ulaşmaktır.

Augustinus hiçbir kuşkuya kapılmaksızın zihnimizin ya da ruhumuzun doğru, kesin bilgiyi elde etmesinin mümkün olduğunu öne sürmekle Descartes’ın öznelci felsefesini öncelemiş, dolayısıyla modern çağın öznelci felsefesinin temellerini Orta Çağda atmıştır. Augustinus, her şey tartışmalı olsada kişinin, ne kadar kuşkucu olursa olsun, kendisinden şüphe edemeyeceği bir şey olduğunu, yani onun kendi varoluşundan hiçbir şekilde şüphe edemeyeceğini söyler. Ne kadar şüphe edersem edeyim, şüphelenebilmek için var olmam gerekir. Tanrı Devleti (The City of God) adlı eserinde Augustinus, fiziksel olandan şüphe edilebileceğini, ancak kesin olandan şüphe edilemeyeceğini öne sürer. Augustinus’a göre kendi varlığı kesindir; kendi varlığından şüphe edemez, çünkü şüphe ederse kendi varlığını ortadan kaldırması gerekir ki bu da saçmadır. Şüphe duyuyorsam, düş görüyorsam, yaşıyorum demek. Aldanıyorsam varım; varım derken nasıl aldanabilirim, aldanıyorsam var olduğum kesindir. Augustinus, sezgi yoluyla elde ettiğimiz, kesin olarak bildiğimiz üç şey olduğunu söyler, bunlar da var olduğumuz, var olduğumuzu bildiğimiz ve varlığımızı sevdiğimizdir: “Ben varım, var olduğumu biliyorum ve varlığımı seviyorum. Eğer bu inancımda yanılıyorsam ve gerçekten var değilsem, o zaman yanlış şeyleri, yani var olmayan bir varlığı seviyorum demektir. Eğer var olduğumdan şüphe duysam bile, şüphe duyabilmek için var olmalıyım… Yanılıyorsam varım (Si fallar sum)” (akt. Kaufman, 1961: 601-602).

VICO: İLK MODERN TARİH FİLOZOFU

Giovanni Battista ya da daha bilinen biçimiyle Giambattista Vico, 1668 yılında Napoli’de doğmuş ve çalışma yaşamı boyunca doğduğu kentin üniversitesinde retorik profesörü olarak ders vermiştir.

Magnum opusu,Yeni Bilim’i ilk kez 1725’te, aynı yapıtın gözden geçirilmiş ikinci düzenlemesini 1730’da yayınlayan ve son biçi-mini 1744’te yayına hazırladıktan sonra bu dünyadan göçen Vico, bu yapıtında işlediği temel savlarla, kendi görüşüne göre yeni bir bilimin temelini atmıştır; ulusların ortak doğasını araştırmaya yönelen bu yeni bilim, sonraki yorumlardan da anlayacağımız gibi, tarih felsefesinden başkası değildir.

Şimdi Vico’nun Yeni Bilim’de ileri sürdüğü başlıca savları inceleyelim. Vico’nun yapıtı, insanlık tarihi üzerine (din, toplum, egemenlik biçimleri, hukuk kuramları ve diller tarihini de kapsayacak biçimde) geliştirilen ilk empirik-temelli kuramdır ve bu kuram ne ilerlemeci-tarihsel ne de döngüsel-kozmolojik açıdan kavranabilir olan felsefî bir ilkeden hareket etmektedir: tanrısal kayra (Providanz, Vorsehung, İnâyet) ile aynı şey olan sonsuz bir gelişim yasasına göre yönlenmektedir (Löwith 2004, s. 263)1Magnum opus: Başyapıt anlamında kullanılan Latince tamlama. Vico söz konusu olduğunda, onun magnum opusu, dilimize Yeni Bilimolarak çevrilen La Scienza Nuova’dır.

YB, “tanrı kayrasını ussal-sivil (uygarlık-temelli) yoldan kavramak isteyen usçu-sivil bir teolojidir”; yani tanrı kayrasının toplumsal tarih içinde us aracılığıyla kavranabilir olan işaretlerini, örneğin, evlilik, defnetme usulleri, yasa koyma, yönetim biçimleri, sınıf savaşları gibi sivil olguları ele alacaktır.

2. YB, bir egemenlik felsefesi, özellikle de özel mülkiyetin kökenlerine yönelik bir felsefedir; çünkü insan toplumunun ilk kurucuları, aynı zamanda özel mülkiyetin de kurucuları ve buna bağlı olarak da yasaların ve göreneklerin temellendiricileri (auctores) olmuşlardır.

3. YB, “insânî idelerin bir tarihidir” ve özellikle de en eski kozmolojik-dinsel tasarımların tarihidir.

4. YB, en eski dinsel geleneklerin, özellikle de theogoniaların bir ‘felsefî eleştirisi’dir.

5. YB’in konusu, “tüm ulusların tarihlerinin onun içinde ve zaman olarak akıp gittiği ideal sonsuz tarih”tir; buna göre YB, sivil süreçlerde her zaman tekrar eden tipik şemayı bulup ortaya çıkaracaktır.

6. YB, “ulusların doğal hukuklarının bir sistemi”dir; çünkü sivil haklar, ulusların birincil gereksinimlerine ve yararlarına göre-yani doğallık gözetilerek düzenlenmiş haklar olarak- kaynağını insan doğasında bulurlar. 7. YB, pagan dünyanın profan tarihinin dayandığı “ilkeler”i, bu dünyanın en eski ve en karanlık başlangıç dönemlerini, bu dünyanın mitoslara dayalı tarihine egemen olan döngücü doğruluk anlayışını yorumlar.

Bu 7 tanımdan çıkacak genel sonuç, YB’in tarihsel dünyanın (mondo civile) us yoluyla temellendirilmiş teolojisi olduğudur. YB teolojidir çünkü tarihsel dünyanın her köşesinde kahramanca ve şairce etkide bulunan tanrısal tinin sesi duyulur (Löwith 2004, s. 263-264). Tek pekin (certain) bilim olarak matematik-fizik doğa bilimini kabul eden 18. yüzyıl başlarında böyle bir YB’i değil dile getirmek, düşünmek bile söz konusu olamazdı. (Löwith 2004, s. 264-265). Vico’nun biliminde “yeni” olan şey, ancak içinde yaşadığı çağın bilim anlayışına-yani Descartesçı bilime- bakılınca anlaşıla-bilir. Gerek Yöntem Üzerine Konuşma gerekse İlk Felsefe Üzerine Düşünceler’in ilk bölümlerinde, Descartes, tarihe, mutlak doğruluğa erişmek için gerekli olan yön-temli bir kuşku ile yaklaşır. Vardığı sonuç, tarihin verdiği bilgilerden sonuna kadar şüphe edilmesi gerektiği yönünde olduğundan, tarihin bir bilim olarak kurulmasına pek de destek olacağı söylenemez.

Ona göre, tarih hakkındaki bilgimiz anlamlandırma ve haber almaya dayanır ki, bu hâliyle bir kenara atılmalıdır; çünkü bizi çoğu kez yanıltan geleneklerde ve anlamlarda hiçbir mutlak açık-seçiklik yoktur. Doğruluğu apaçık ve kesin olarak ortada olan Cogito ergo sum, doğuştan idelerle birlikte verilmiştir. İşte buradan hareketle, fizik dünya, “doğanın doğru dili” olarak matematiğin ve matematik idelerin yardımıyla bilim temelinde yeniden kurulabi-lir. Descartes’ın tüm çabası, bu modele göre matematik bilimi ve ona bağlı kesinlik ölçütlerine göre felsefeyi bir reforma tâbî tutmak olmuştur

Vico Yeni Bilim’de çağları üçe ayırır: 1. Tanrılar çağı: Pagan insanlık tanrısal bir egemenlik tasarımı altında yaşar ve tüm girişimlerinde fala ve kehânete başvurur. Bu çağ, Teokratik ve poetiktir (insanın hayal gücü akıldan daha egemendir), dili kutsaldır; 2. Kahramanlar çağı: Aristokratik yasaların hüküm sürdüğü çağdır. Mitolojik ve poetiktir, dili simgeseldir. 3. İnsanlık çağı: İnsanların doğadan eşitliğine inanılan, özgür cumhuriyetlerin ve monarşilerin çağıdır. Rasyoneldir (usçu), yani bir us çağıdır, dili de dünyevîdir.

RÖNESANS VE YENİÇAĞ AVRUPASINDA BİLGİ VE TARİH-1

Ortaçağ’da Hıristiyan ve İslâm gibi tek tanrılı dinlerin, egemen oldukları coğrafyadaki medeniyetleri nasıl biçimlendirdiğini geçtiğimiz iki ünitede gördük. Bu ünitemizde, Ortaçağ’ın Hıristiyan odaklı Avrupa medeniyetinin bu din boyunduruğundan kurtularak yeni düşünsel ufuklara yelken açtığı, bunun sonucu olarak da yepyeni bir medeniyet ve değerler sistemi oluşturmaya doğru yola çıktığı büyük dönüşüm sürecinin bir kısmını, tarih felsefesine ve Antikçağ’da temelleri atılıp yerleşen theoria-historia ayrımına-daha doğrusu karşıtlığına karşı takınılan tutumları esas alarak tanımaya ve yorumlamaya çalışacağız.

Rönesans’ın aralarında köprü kurduğu çağlardan biri Ortaçağ, diğeri de Yeniçağdır. Her iki çağda da kendine özgü bir değerler sistemine, bir dünya görüşüne ve bu dünya görüşü ekseninde oluşturulmuş kurumlara rastlamak olanaklıdır. Rönesans, Ortaçağ düzeninin çözülerek Yeniçağ’ı oluşturacak ilkelerin ve düşünce yapısının kendini belli etmeye başladığı bir dönemin adıdır (Gökberk 2005, s.161). Kökleri 14. yüzyıla kadar geri götürülebilecek olan Rönesans hareketi, Ortaçağ’ın tek boyutlu dünya anlayışından ve bu anlayış karşısında insanın edilgenliğinden kurtulma arayışı içerisinde pek çok düşünce akımını barındıran birkaç yüzyıllık bir süreçtir (Özlem 2004, s. 45).

Bu sürecin en dikkate değer akımıysa hümanizmdir. Hümanizm, insanın, gitgide de ulusların, birey olma, bireysellik kazanma çabalarını içeren, temel sloganı “daha çok insan, daha az tanrı” olan bir akımdır (Özlem 2004, s. 45-46). Hümanizm ile öne çıkan bu çabaların etkileri, dinde de Reform isteklerinin artmasına, hatta bu sürecin sonunda Protestanlık adı verilen yeni bir Hıristiyan mezhebinin doğmasına kadar uzanır (a.y.). Rönesans, Yeniçağ ve 17. Yüzyıl Avrupasında Tarih AnlayışlarıRönesans (Renaissance), Fransızca’da “yeniden doğuş” anlamında kullanılan bir sözcüktür. Avrupa’nın Antikçağ Yunan kültürünü keşfederek yeniden kendisini inşa etmesi sürecinin de adıdır.

Kökleri 14. yüzyıla kadar geri götürülebilecek olan Rönesans hareketi, Ortaçağ’ın tek boyutlu dünya anlayışından ve bu anlayış karşısında insanın edil-genliğinden kurtulma arayışı içerisinde pek çok düşünce akımını barındıran bir-kaç yüzyıllık bir süreçtir (Özlem 2004, s. 45). Bu sürecin en dikkate değer akımıy-sa hümanizmdir. Hümanizm, insanın, gitgide de ulusların, birey olma, bireysellik kazanma çabalarını içeren, temel sloganı “daha çok insan, daha az tanrı” olan bir akımdır (Özlem 2004, s. 45-46). Hümanizm ile öne çıkan bu çabaların etkileri, dinde de Reform isteklerinin artmasına, hatta bu sürecin sonunda Protestanlık adı verilen yeni bir Hıristiyan mezhebinin doğmasına kadar uzanır (

Rönesans’ta karşılaşılan düşünce sistemleri ve öğretiler, İlkçağ’ın ve Ortaçağ’ın ev-ren ve hayat görüşlerindeki tüm renkleri taşısalar da, artık Ortaçağ’daki gibi tek seslilik değil, İlkçağ’daki gibi çok seslilik söz konusu olur. Ayrıca, düşünürler de yapıtlarında kişiliklerini, kendisini özgün kılan unsurları açıkça belirtmeye ve yavaş yavaş yazı dili olarak Latince yerine kendi ulusal dillerini kullanmaya başlamışlardır (Gökberk 2005, s. 164). Ayrıca Rönesans’ta felsefeyi yapanlar ve işleyenler Ortaçağ’daki gibi din adamı değil, yazarlar, araştırmacılar, üniversitelerin öğrencileri olmuştur (a.y.). Rönesans’ta, kültürün hemen hemen tamamında görüldüğü gibi, felsefenin de temel yönelişi kendini her türlü otoriteye bağlılıktan kurtarmak, yalnızca kendine ve kendi yetilerine dayanmak, kısacası, kendini arayıp bulmak olmuştur. Bunun için de dünya ve hayat üzerindeki görüşleri yalnız deneyimin ve aklın sağladığı doğrulara dayanarak biçimlendirmeye çalışılmıştır.

Ortaçağ’ın “bulunmuş, hazır bilgi paketi” muamelesi yaptığı doğruluklar, Rönesans’ta insan için “aranması ve bulunması için uğruna mücadele verilmesi gereken, sonsuz bir görev” olarak görülmeye başlanmıştır (a.y., s. 163).

Rönesans’ın temel parolası olan otoritelerden bağımsızlaşma isteği, insanın tekrar evrenin merkezine, hem de bir “küçük evren” (mikrokosmos) olarak yerleşmesine, ulusların da birer birey gibi kendine özgülükleri olan yapıya kavuşma yoluna girmelerine yol açmıştır. Bu tavır, felsefeye de yansımış, felsefe de artık tek yolla tek amaca yönelmiş bir bilgi türü olmaktan çıkarak, insan düşüncesini meşgul eden her türlü sorunu ele almaya, bu sorunları çözmek üzere o zamana kadar bilinen-bilinmeyen yöntemleri kullanmaya girişmiştir (a.y., s. 166).

Rönesans, ayrıca, Aydınlanma ile zirveye ulaşan evrimin sağlamlaştırdığı bir anlayışın, yani Tanrı yerine doğanın belirleyici ilke kabul edilmesi zihniyetinin oluşmaya başladığı dönem olarak da önemlidir. Bu zihniyet, insanın denetimini-yönetimini Tanrı’dan alarak doğaya vermeye dayalıdır (Bıçak 2004, s. 58).Yeniçağ Avrupa Medeniyeti, Ortaçağ Hıristiyan Medeniyeti’nin dönüştürülmesiyle ortaya çıkmıştır. Din temelli medeniyetin sunduğu kavramsal çerçeve, fel-sefe tarafından sorgulanmış ve eleştirilmiştir. Ortaçağ Hıristiyan Medeniyeti’nin ekonomik ve siyasi yönlerinde, tarihsel süreçte ortaya çıkan şartlarla bağlantılı olarak, kökten bir değişim ve dönüşüm gerçekleşmiştir. Değişme sürecinde ortaya yeni değerlerin çıkması, yeni bir evren kavrayışının oluşumuna, dolayısıyla yeni bir medeniyetin doğuşuna yol açmıştır: Bu evren kavrayışında Tanrı ve Kilise’nin yerini, insan ve onun yapıntısı olan kültür dünyası alırken, tüm diğer değerler de insanın yetenekleri ve gereksinimleri doğrultusunda betimlenmiş ve belirlenmiş-tir (Bıçak 2004, s. 57). İnsan anlayışında bireyin temel unsur olması, bireyciliğin gelişmesine yol aç-mıştır. Buna bağlı olarak, Yeniçağ Avrupa Medeniyeti’nin temel kavramlarından biri de özgürlük olmuştur. Özgürlük, yalnızca dînî ve ahlâkî denetimlerin nice-liğini ve şiddetini azaltmakla kalmamış, bilimdeki devrimler dönemi boyunca bilimsel özerklik arayışlarında, siyasi devrimler sürecinde kendi kaderini belir-leme taleplerinde, ekonomik etkinliklerde de mutlakiyetçi bir devletin denetim ve düzenlemelerinden bağımsız olma isteğinde kendisini gösteren bir tür “temel kategori” olmuştur (Wagner 2003, s. 28).“Daha az tanrı, daha fazla insan” parolasıyla özetlenebilecek olan Rönesans ve 16. yüzyıl düşünce yapısı, böyle bir güveni ve tanrısal otoritelerden bağımsızlaşma isteğini nasıl elde etmiştir? Şimdi bu temel sorunun yanıtını arayacağız.

Rönesans ile ilgili dikkati çeken dört ana nokta: 1. Çok seslilik, 2. Bireyselliğin ön plana çıkması, 3. Araştırmacıların ve felsefecilerin kimlikleri ve 4. Ulusal dillerde yapıt yazımının başlaması olarak sayılabilir. Rönesans’ta insan tekrar evrenin merkezine, hem de bir mikrokosmos olarak yerleşmiş, uluslar da birer birey gibi kendine özgülükleri olan yapılara kavuşmaya çalışmışlardır.Yeniçağ Avrupa Medeniyeti’nin insanın denetimini Tanrı yerine doğaya teslim etmesi anlayışının temelleri de Rönesans döneminde atılmıştır.Rönesans’ta gelişen otoritelerden bağımsızlaşma talebinin Hümanizm ve Reform hareketleriyle birlikte artmasının etkileri, özgürlüğün Yeniçağ Avrupa Medeniyeti’nin temel kavramları arasına girmesine kadar uzanır.

Neoklasik Uzam

Neoklasik kavramı modernizmi önceleyen ilk kavramlardan biri olsa gerektir. Klasik anlayışı devreye sokarak Barok dönemin düşünsel zenginliğini kendi kurduğu estetik anlayışla devam ettirerek sözümona kökleri antik çağa dayanan bir tür genişletilmiş önromantizm yaratmaya çalışmıştır. Bu önromantik anlayış Neoklasik  uzam adı altında sanatın tekil ruhunu aydınlanma düşünceleriyle birleştirerek kolektif bilincin temsilcisi yapmıştır. Fransız ihtilalinin etkileri, sanatın toplumsal anlamda yaraya iyi gelmesi, bir şiir yerine şiarın ön planda olduğu bir sanatın yansımalarını görürüz. Sanat adına bir kırılma yerine klasiğin toplumsal amaçlar uğruna kollektif bir duygusallık yaratma adına kullanıldığı hayatın gerçekçi, insani yanlarının abartılmış bir milliyetçilik gerçeğiyle yer değiştirdiği anlayışın izlerini yakalarız.

Noel Halle Aziz Vincent Vaaz Verirken

Akılcı düzen, matematiksel denge, Antik mitoloji gibi izlekler Aydınlanmanın akıl çağı olduğu gerçeğiyle özdeşleşmiştir. Düşünürlerin bilime ve akla verdiği önemle dünyanın akıl ile hesaplanabilirliğini, kanıtlanabilirliğini görmüş metafizik yargılara savaş açmışlardır. Avrupa toplumu kendi içinde de savaş halinde oldukları halde uzak denizlerde de birbiriyle savaşmaktadır. Bilim ve teknikle diğer tüm devletlere üstünlük kurmaktadır. İngiltere de buharlı makinenin bulunuşu aklın devrimlerinin ilk akla gelenidir. Önceki yüzyıllara ait bilgiler çiçek açmaya, insanlığa yararlı teknik bilgiye dönüşmüştü.

18.yy akıl çağı olarak aklın tüm yaşamı ele geçirmeye başladığı bir zamanı tarif eder. Ardı arkasına Newton’dan Laplace’den gelen devrimci yenilikler Descartes’ın matematiği temellendirdiği tanrısal aklın bir kenara atılmasına onun yerine sadece akla güvenen, metafizik alanı umursamayan yeni bir filozofi yaratılmaya çalışılıyordu. Bilimsel çalışmaların Avrupa’da hız kesmediğini düşünürsek adeta bir bilim seferberliği içerisinde Avrupa toplumları daima ileriyi düşünüyor, yaşamı bilimsellikle inşa ediyordu. Bilimsel yenilikler, icatlar heyecanlı bir yola girmişken Avrupa tüm dünyayı fethedecek olanın bilgi mefhumu olduğunu anlamıştı. Bilginin teknikle yaşamı anlamlandırması bu sürecin görünür olmasını sağlamıştı. Rönesans kültürüyle açığa çıkan optik incelemeler, antik çağı miras alan Avrupa kültürü, bireyin dönüşümü, dinin farklı anlamlar kazanması, sanatın gerçekçi bir amaç uğruna yapılıyor oluşu hemen hepsi aydınlanmanın köklerine tutunan yeni gibi görünen kökleri geçmişte bekleyen potansiyellerdi.

Dünyanın kaderi bir yerde doyma noktasına gelerek kendine gürül gürül bir yol çiziyordu. Bu heyecanlı yol alışta Doğu bütün bunların dışında kalarak Batı ne derse kabul etmek zorunda kalıyordu. Doğu-Batı arasındaki uçurum giderek açılıyor Batı Doğu’yu sömürmek için kendine kolonileştiriyordu. Bugünün olgularını anlamlandırmak için geçmiş Aydınlanmacı ilkelerle örülmeye başlamıştı. Aydınlama’daki bilimsel keşifler önceki bilgilerin ilerletilip insanlık adına kullanılmasıydı. Geleceği yaratan bir bilgi alanı oluşmuştu. Akıl, bu alanın en önemli yöneticisinden biriydi. Filozoflar, bilimin alanı içerisinde doğayı gözlemliyor ve icatların oluşması için zemin yaratıyordu. Düşünce, bilimin kuralları içerisinde kalmış yeni bir dünya kuruluyordu. Akıl, bu yeni dünyaya yön verirken aklın uzamsal manada ulaşamadığı yerlerde filozoflar yeni duyu ve deneyim verileriyle metafizik uzam olmadan her şeyin bilgisine  akılla ulaşılamayacağını söylüyordu.

Aklın, bizi yanıltabilceği ontolojik gerçekleri söyleyemeyeceği konusunda yeni bir dolayıma ihtiyaç vardı. Sanat, geçmişten bugüne getirdiği form diliyle bir devamlılık sunmuş ve böylece insanın akılsal uzamını içerden ve dışardan anlatabilen yetkelere ulaşmıştı. Sanat, aklın kuru, tekrarlarla örülü ve hep ileriye dönük yanının yeterli olmayacağı bir uzamın habercisi olmaya soyunuyordu. Sanatın zihinsel ilerleyişi klasik olanı yıkıp doğanın ilkelerini insanın her türlü gizemini ortaya çıkarmaya dönük bir yüzey arayışına girişmesiydi. Görünenin alanı matematiksel bir çerçeveden taşmakta derinlikli bir ruhsallığı devreye sokmaktaydı. Şiirsel bir dil sanatın akıl ve tutkuyla olan bağını güçlendirirken aklın yasalarını kendine ait dar bir alana çekiyordu. Özgürlük, devinim, akışkanlık ,insanın formu algılayış biçimi ile yeniden tarif ediliyordu. İnsan kitabi olmaktan çıkıp zihnin dehlizlerinde sürekli şimdinin ve sonsuzluğun peşine düşmüştü. Soyutlama işte bu tür bir filozofinin işlerlik kazanmasıyla sanata yeni bir duruş kazandırıyordu.

Form, tarih boyunca edindiği her türlü salınım hareketine modern izleyin soyutlamacı itkilerini eklemeye hazırdı. , geçerli kılmıştı. Panofsky’nin simgesel perspektifinden, Alberti’nin optik şemalarına form sürekli, devamlılık gösteren insanın zihninin matematiksel çıktıları olmaktan kurtuluyor bir mana yaratma, filozofinin parçası olma gibi hem kuramsal hem de metafizik yeni epistemolojilere yelken açıyordu. Sanat, sanat dallarının hepsinin ortak ideali olan yüceyi sanatta görünür kılma çabalarıyla aşkın bir boyuta ulaşmıştı. Romantizm, bu aşkınsal botutun lirik ifadelerle kendini son anlatma deneyimleriydi. Turner’da görülen ne kadar içsel ve derindense, Manet ’de görünen o kadar düşünceli ve gerçekçiydi. Gerçeği ciddiye alan, yüzeyde olanı önemseyen ve yüzeyin iddiasını taşıyan bir tavrı görünür kılıyordu. Geçmiş sanat edimlerinin yüceyle olan kutsal bağı artık zayıflıyordu. Manet’de yeni bir uzamın, plastik geride durmanın, bugünü şimdide sonsuz kılan modernin getirdikleri, çağrışımları Manet’nin resim perspektifinde sınanıyordu. Bu yeni uzam eskisini yerinden etmek yerine ona yeni bir ark çizerek kutsallığı gündelik, yüce olanı hakikat, görüneni gerçeklikle sınayarak hem sanatın hem de yaşamın ortasına bomba gibi düşüyordu. Bu yeni çerçeve sanatın hakikatle olan son dansıydı ve artık bundan etkilenen insanın tüm kişiliği, mekanın ve, zamanın parçalara bölünmüş uzamıydı. Neoklasizm ve romantizm sanki modern tüm araçlarıyla var olacakken önceden zihin çalışmalarının yapıldığı bir değerlendirme dönemiydi.

DİDEROT İlk Eleştirmenin ilk sistematik eleştirisi

“Denis Diderot (1713–1784), Aydınlanma Çağı’nın en önemli Fransız düşünürlerinden; filozof, yazar, sanat eleştirmeni ve editördür. Akla Encyclopédie isimli eseriyle Aydınlanma’nın önemli figürlerinden ve ansiklopedistlerindendir. Aydınlanmacı düşüncenin bilimi odağına alan yaklaşımını çalışma yöntemi olarak kullanmış toplumun sanatla nasıl eğitilebileceği üzerine düşünmüştür. Resmi yalnızca biçimsel değil, duygusal, ahlaki ve toplumsal etkisiyle değerlendirir. Sanat, tarihsel gelenekten çok gördüğünü plastik ve gerçekçi kriterlerle ele alınırken yüzey ve plastik dil konularına oldukça önem verir. Paris salon sergilerine yazdığı kritiklerle tek tek sanatçıları eleştirmekte yapıtlarının kalıcı olup olmaması kriterine göre değerlendirmektedir. Greuze, chardin,vernet, Falconet gözde sanatçılarındandır.

Resim, o dönemde  neoklasik kapsamda üretilirken klasik arka plan, figürlerin duruş pozisyonlarının göründüğü gibi olması, mitolojik konuların işlenmesi o dönemin geriye dönük hayallerinin “yeni” adı altında yorumlanmasıdır. Resimlerin bir kırılma yaratmadığını görebiliyoruz. Bunu pek fazla sorgulamayan Diderot, resimdeki pitoresk havanın, figürlerin birbiriyle olan ilişkilerinin daha doğrusu resmin nasılının peşinden gitmeyi seçmiş, kuramsal derinlikli bir filozofi yaratmaya çalışmamıştır.

Aydın bir figür olarak sanat eserlerinin eleştirel olma boyutunu öne sürdüğü için Diderot ilk sanat eleştirmeni denebilir. O, tarihçi yerine o günün resim üretimlerini gözlemlemiş ve resmin hayatın içerisinde bir ritüel olmaktan çıkıp kamusal alanda izlenebilecek bir yapıya kavuşmasını savunmuştur. Tartışma alanı olarak sanatın bu yüzyılda öne çıktığını toplumun düşünsel izleğini yansıttığını görüyoruz. Sanat, tek başına bir ontoloji kurgulaması izleyici olmadan mümkün değildir. Modern düşünce, modern sanatı yaratırken izleyici boyutunun devreye girmesi tarihsel olarak resmin görme vegörülme, gösteren, gösterge gibi kavramlarla buluşup yeni bir boyut kazandırmıştır. Diderot gibi ilerici isimler deneyim alanında sanatla ne yapılabileceğini göstermeleri, sanat yapıtının yüzey olsun derinden olsun incelemesini yapmaktan daha verimli bir araç olarak hayata yansımasını göstermiştir.  Yaşamla, sanatın ciddi bağları bu şekilde kurulmuş otoritenin olmadığı sanatçının kendine ait özgür alanında yapıp etmelerinin nasıl sonuçlar vereceğinin ipuçları çıkmıştı.

Diderot, “Körler üzerine mektup” “Sağır ve dilsizler üzerine mektup” yazılarında algı, bilgi ve bilincin sanat üzerindeki etkisini tartışır. Sanat, sanat biliminin ışığında değerlendirilirken yeni bir filozofi için yapılan sanat üretimleri kadar düşünsel zeminde tartışmalarda sanata eşlik etmiştir. Dinleyen bir sesizliğin konuşma ve coşkunluk anları artık gelmiştir. Sanat, tek bir anlamı olan zanaat ürünleri üzerinden temsil edilmeyi bırakıyor, bir zevk unsuru olarak ruhu yansıtan bir araca dönüşüyordu. Diderot, resmi akılcıl bir dönüşümden duyarlılık dolu bir alanda görüyordu. Onun ahlaki doğruları sanatın duyarlılık alanında birleşip bütünleşik bir filozofiyi canlı kılıyordu.- Sanatın dokunsal yanından bahsettiği yazılarında sanatın form olarak dokunsallıkla başlayan evriminin geldiği nokta optik görmeyi de geçerek kendine farklı bir boyut katıyordu. Bu ne çizgisel ne de gölgesel bir sanat yapma edimiyle anlaşılabilir.

Diderot, Chardin’in natürmortlarına övgüler düzerek sahici bir ele alışın eşsiz örnekleri olarak sunuyordu. Doğallık, sadelik ve ahlaki dürüstlük Denis Diderot tarafından özellikle övülmüştür; Chardin’in resimlerinde **“gerçek hayatın ahlakı”**nı gördüğünü söyler.Bir edebiyat yapıtı okur gibi resimlere yaklaşan Diderot, figürler arasındaki diyaloğu açığa çıkarmak için uğraşır. Diderot, yapıtın bir şey anlattığı, izleyiciyle konuştuğu gerçeğine takılı klmıştır. Tarihsel duruşu figürlerin mitolojik ve gündelik anlamlarıyla içerik kazanır. İkonolojik yolculuğun başarısını sorgular gibi dokunsal ve görsel duyuları ön plana çıkaran bir duyarlılık üzerinden yapıtı okur. Yine de arada pek çok sanatçının olduğundan ama yaratıcı güçte bir sanatçı olmadığından yakınır. Olgun bir espri, sıcak bir anlatım, tutarlı bir imgelemden yoksun yapıtların başarısızlığı ortadadır. Diderot, yaptığı eleştirilerde zaman zaman edebi zaman zaman da teatral havanın nasıl olduğunu sorgular. Henüz eleştiride salt plastik sanatların dilinden bir anlatım bulunmamaktadır. İlerleyen zamanlarda sanat kamusal bir rol oynadığında anlatımın şekli değişecek eleştirinin yönü kuramsal bir hava kazanacaktır. Görünen yüzeyin sorgulanmasından sanatçının ruhsal yapısına, sanat tinini ifade şekline resmi etkileyen daha dinamik alanlar vurgulanacaktır. Sanat diğer sanat dallarının dilinden tarifini bırakıp kendi ontolojik diliyle, sanatçının ifadesiyle bir anlam dizgesi yaratacaktır.

Chardin

Bu ancak sanatçının yapıtı üzerinde bıraktığı yaratıcı plastik izle anlaşılabilir. Yaratıcı plastik iz yüzeyi delip geçerek sanatın şiirsel boyutunun korunduğu, gerçeği kuşatan, hayali imgelerle sanatçının düş dünyasını görünür kılan bir şey veya hiçbir şeydir. Sanat, içerdiği uzamın her zaman yenilenen tarihsel veya gündelik zemininde karşımıza çıkaracağı şaşırtıcı, anlık, oluş ve bozuluşlarla bir sanat yapıtının bütünsel anlamından uzaktadır. Daha açık bir şekilde söylersek  Sanat, plastik anlamda kavrayacağımız ifadelerle benliğimizle  kurduğu ilişki bizi dönüştürürken filozofik anlamda uğradığı gerçekliklerde ancak bir iz bırakabilir. Bu da kuram ve içsel doğanın gözüyle sanata bakılarak anlaşılır. Sanatta gördüğümüz buzdağının altındaki kısmıdır. Sanat eleştirisinin, sanat yapıtlarında bu kavramsal ve tinsel yoğunluğu içerip içermediğine bakmalıdır.

Özcülük, Antiözcülük ve Estetik Tanımlamalar

Tüm tanımlamaları ya da temel tanımlama türlerini gözden geçirmenin yeri burası değil. Estetik tarihi, çeşitli tanımlama girişimlerini serilmiyor. Bunların çoğu, özel estetik kuramların ürünüdür. Ve tümü de yoğun bir eleştiri süzgecinden geçmiştir. Aralarında ortak olan tek şey, tümünün de sanat yapıtlarında ve estetik deneyimlerde bazı temel özellikler kümesinin varlığını varsaymasıdır. Bu yönleriyle özcü kuramlardır. Bir zamanlar felsefede ele alınan nesnelerin, özsel bazı niteliklere sahip olması gerektiği yaygın bir düşünceydi. Örneğin, bir ahlak felsefesinden söz ediliyorsa, bu durumda tüm ahlaksal edimleri ve doğru eylemin dayandığı ortak bir şey olmalıdır. Bir bilim felsefesi varsa, bilimsel kuramların, uygun bir biçimde betimlenebilir bir gerçekliğe ilişkin olmaları gerekir. özcü kuramlar, üzerinde konuşulan şeyin temel özelliklerini bildiğimizden söz etmez; ancak sanat söz konusu olduğunda bir özcü, bazı özelliklerin estetik deneyimde gerekli olduğuna ve bu ortak özelliklerin tüm sanatlarda bulunduğuna inanır. Aksi halde, ‘sanat’ ve ‘estetik’ terimlerinin anlamlı bir biçimde kullanılamayacağı düşünülür.

Estetiğin, özcü terimlerle ele alınması gerektiği düşüncesi, sonunda boş çıkmaktadır. Felsefi özcülüğü yeniden gündeme getirmek, Ludwig Wittgenstein (1889-1951) ve onun ardıllarının temel katkılarından biridir. Özcü varsayıma yöneltilen eleştiriler, iki noktada yoğunlaşır. Birincisi, tanımlamalar ne denli dikkatle oluşturulursa oluşturulsun, sanat dünyasında olup bitenlerin gerisinde kalır. Tanımlama süreci bizi gerçekten sanatı anlamaya yaklaştırıyorsa, o zaman yetkin bir tanımlamaya ulaşamasak bile, sanatın ne olduğunu ve nereye gittiğini görmeye başlamamız, tanımlamalarımızın, yeni sanat türlerini de kapsamına almasını gerektirir. Ancak böyle olunca, yeni sanat türleri, tanımlamalarda sürekli değişiklikleri zorunlu kılar. Artık resimlerin herhangi bir şeyi temsil etmesi, müziğin uyum kurallarına uyması gerekmiyor. Romanların ve oyunların başı, ortası ve sonu olması zorunlu değil. Sanat yapıtlarında süreklilik yok. Tanımlamalarımızın her şeye açıklık getirememesi, felsefe yöntemimizdeki bir zayıflıktan başka bir şey olmayabilir. Sorun, tanımlamalarımızın sanat dünyasında olup bitenlerin yanına bile yaklaşamamasıdır. Sanat yapıtlarının birtakım özsel niteliklerinin olup olmadığını iyice düşünmemiz gerekir.

İkinci olarak, temel özellikler diye ileri sürülen şeylerin kendileri bir sorun olur. Estetik yüklemlerin, basit nitelik belirten terimler olmaktan çok, eğretilemeler gibi işlev gördüğünü daha önce ele aldık. Durum böyleyse, estetik tepkilerde temel olan estetik-dışı özellikler aramak, yanlış bir estetik özellik anlayışına dayanıyor. Klasik yazarlar, belirli oranların normal bir gözlemciye güzel göründüğünü düşünüyorlardı. Bu oranlar, klasik güzellik ve uyum görüşleriyle tutarlılık içindeydi. Örneğin, ressam ve oymacı William Hogarth (1697-1764), 18. yüzyılda, kavisli hatları, güzelliğin zorunlu koşulu olarak görüyor ve kuramını da yaptığı oymalarla örneklendiriyordu. Ancak, tıpkı “iki ayaklı tüysüz hayvan” şeklindeki insan tanımlaması gibi, Hogarth’ın oymaları da alay konusu oldu. Uyum ve duyusal zevk, estetik yüklemlerin betimlediği estetik özelliklerdir. Bunları özel bir çizgi biçimiyle ya da matematiksel bir oranla ilişkilendirme girişimi, estetik yüklemleri, yeniden estetik-dışı özellikler bakımından ele almamızı gerektirir. Sonuç olarak özcü tanımlamalar, estetik özellikleri yakalamada başarısız kalır.

Kaynak: Dabney Townsend (2002) Estetiğe Giriş. çeviren: Sabri Büyükdüvenci. Ankara: İmge Yayınevi, s. 76-78.

Sanat ve Bilgi İlişkisi

Schopenhauer ve Heidegger’in bir bütün olarak felsefi görüşlerine baktığımızda, onların sanata ilişkin görüşlerinde ortak bir nokta görüyoruz, sanat bir tür bilgidir. Her iki filozof da, gerek sanata gerekse bilgiye ve özellikle de sanatın bilgisine önemli bir yer vermektedir. Çünkü her iki filozof için de bilgi insanın varlık şartıdır.

Bir 19. yüzyıl filozofu olan Schopenhauer, bir bilgi türü olarak sanata ve bu bilginin insan için önemine dikkat çeken ilk filozof olduğunu görüyoruz. Bu filozoftan önce, Platon ve Aristoteles de sanatın bir bilgi sağladığını belirtmişlerdir. Ancak onlar sözünü ettikleri bu bilginin özelliğinden çok, işlevi üzerinde dururlar. Çeşitli estetik teoriler ise, “güzel”e yükledikleri farklı anlam ve açıklama tarzlarıyla, sanatı güzel’i ortaya koyan etkinlik olarak ele alırlar.

Sanat, kendine özgü bir varlık alanı olarak görülmeyip, sadece bir tür etkinliğin adı olarak görüldüğünde, yani kendi bütünlüğü içinde ve insanla ilgisinde ele alınmadığında sadece sanat etkinliğinin ve sanat eseri ortaya koymanın ilke ve metodları verilmeye çalışılır (Mengüşoğlu 1983: 219-220). Yeniçağ’dan günümüze kadar gelen estetik yaklaşım içinde birçok görüşü barındırsa da, bunlardan hiçbiri, sanatı bir varlık alanı olarak ele almamaktadır. Bu estetik görüşlerin hareket noktaları sanat eseri değil, kendi dönemleri içinde geçerlilikte olan bilgi, varlık, etik görüşleridir.

Batı felsefesinde sanatı kendi felsefe sisteminin içinde ve bilgi görüşünden hareketle inceleyen ilk filozof olarak Immanuel Kant (1724)’ı görüyoruz. Kant, üçüncü büyük kritiği olan Yargı Gücünün Kritiği (1793)’nde estetiği tanımlamaya çalışır ve onu doğa ile bilgi yetimiz arasındaki bir yeti olarak ifade eder. Ona göre, doğada var olan ama bizim sadece varolduğunu “gördüğümüz” (auschauen) bazı yasalar vardır. İşte bizim bu görümüz estetik bir görüdür, estetik bir hazdır. Estetikte yargı gücümüz subjektif olarak refleksiyonda bulunur, doğa bilimlerinde ise bu yargı gücü objektiftir (Meredith 1949: 284-285). Batı felsefesinde bir dönüm noktası oluşturan Kant, felsefesinde estetiği ve buna bağlı olarak da “güzel”i ele alıp, incelemiştir. Bunun nedeni onun felsefesinin hareket noktasının bilgi teorisi olmasıdır. Bilgi teorisi hareket noktası olduğunda insana ve dolayısıyla da bilgiye bütünlüklerinde değil ancak suje-obje ilişkisi içinde bakılması mümkün olmaktadır (…)

Schopenhauer ve Heidegger’in sanat görüşlerine baktığımızda sanatın, nesnesi “hakikat” olan bir bilgi türü olduğu görülmektedir. Sanat eserinin ortaya koyduğu ya da gösterdiği, “hakiki olan”dır. Schopenhauer sanatın nesnesi olan hakikati “objektif ve subjektif tesadüflerin sisiyle örtüldüğü için, herkesçe doğrudan doğruya kavranılamayan hayat ve şeyler”dir (Schopenhauer 1956: 165) diye tanımlarken, Heidegger sanatın nesnesi olan hakikati “varolanın açığa çıkması” (Heidegger 1976: 18) bir başka ifade ile de aslında olduğu şey olarak varolanın örtüsünün kaldırılmasıyla ortaya çıkan şey olarak içeriklendirmektedir (…)

Schopenhauer ve Heidegger’in hakikat ve sanat arasında kurdukları bağlantıya baktığımızda, her ikisinin de sanatı varolanda hakiki olanı nesne edinme olarak gördüklerini söyleyebiliriz. Ancak, Schopenhauer için bir varolanda idesini görmenin tek bir yolu vardır, o da sanattır. Heidegger de ise sanat, varolanın hakikatinin açığa çıkmasının tarzlarından biridir. Schopenhauer’a göre sanattan başka hiçbir bilgi türü “ide”yi nesne edinmez ve onun bilgisini ortaya koyamazken, Heidegger için varolanın hakikatini açığa çıkarmanın sanat dışında başka olanakları da, örneğin metafizik vardır. Ancak bunların her biri hakikati kendi tarzında açığa çıkarır. Kısacası nesne aynıdır, ama hakikatin “olagelme” sinin tarzı her birinde farklıdır. Heidegger için sanat, hakikatin açığa çıkmasının ayrıcalıklı bir tarzıdır. Ancak, hakikat hangi tarzda gerçekleşirse gerçekleşsin öncelikle insan kendinde bir imkanı gerçekleştirmelidir. Bu noktada her iki filozofun da kişinin bir imkanı gerçekleştirmesini başlangıç olarak gördüklerini söyleyebiliriz. İsteme ya da varlığın hakikat olarak görünmesi ve gösterilmesi için “kişi”de, sanatçıda bir tür değişim olmalıdır.

Kaynak: Işık Eren (2005) Sanat ve Bilgi İlişkisi. A. Schopenhauer ve M. Heidegger’in Sanat Görüşleri. Bursa: Asa Kitabevi, s. 81-86

ÇOKLUK VE BİRLİK

Kapalı form, eserin bir birlik olarak tasarımlanmasını önceden varsayar. Eğer eserin hepsi bir tüm olarak duyumlanırsa ister tektonik, ister daha bağımsız bir üslupta bu kural değişmez.

Birlik duygusu yavaş yavaş gelişir.15. yy Hollanda ressamları bir tüm olarak duyumsamışlardır.Bir ayrıntı, ikinciler tüm görüşünden hareket ederler. Çokluk ve birlik filozofisi, izleyici gözün formun evreninde çerçevenin içini, yapıt elemanlarının uzamını yorumlamakla işe başlar. Her eleman birbiriyle Barok ikinciler denilen üslup zenginliğinde bir olmaya özenirler. Her bir eleman kendi münferit değerlerini taşır fakat benlikleriyle ilgili bir iddiada bulunamazlar .

Tziano Urbino Venüsü
Tziano Urbino Venüsü

Resmi ele aldığımızda Tziano’nun Venüsü ile Velasquez’in aynalı Venüs’ü arasındaki fark birlik olma yönünde güçlü çağrışımlar taşır. Tiziano’nun ki klasik bir nü olmanın ötesine geçememiş, döneminin üslup özelliği ile yetinmiştir..Bir nü resminin varoluşsal kaderinde olan arzu nesnesi olma hali bu yapıtta daha istekli bir şekilde anlatılmış. Konu, plastik form anlayışının önüne geçmiştir. Velasquez’de ise yatan figürün sırtındaki hareket ve üzerine vuran ışık amacın figür olmadığı o tinsel alana varmak için daha mistik dertleri olan bir nü vurgusu taşır. Aynaya vuran yansıma da gördüğümüz yüzün belli belirsizliği ise tablodaki tinsel ve yüce duygusunu daha ön plana alan bilinmezliklerin mistik ve gizemli yanını kuşatır gibidir. Resimdeki figürün altında ve perdede olan yeşil-kırmızı renk karşıtlığı çıplak yatan kadının üzerindeki şehvet işaretlerini resmin çerçevesine kaydırmış, derin manaların aslolan gerçeklik olduğunu bir kez daha imlemiştir.

Velasquez

Giorgione’den alınmış olan “Tziano bellası” salt resme adanmış bir iş olmanın yanı sıra uyumu ve ahengiyle bir müzikal gibidir. Bir resmin, bir müzik parçası ve bir mimariyle olan ilişkisi estetiğin insan ruhuna hitap eden yanlarının bir dışavurumudur. İnsani gözlemlerle klasik olanın ötesinde Barok etkiler yapan sanat duyular üstü bir başarı göstererek yaratıcı olanı, güzel olanı farklı çerçevelerle bakma cesareti göstermemize neden oluyor. Sanat yapıtlarının ikircikli dünyası bakışın ona atfettiği anlamlarla sınırsız bir aura ve titreşimlerle kendi varlığımızı anlamlandırma biçiminin nasıl gerçekleştiğini gösteriyor. Bir yapıt sadece o sanatçının estetik aurası değil varlığın göze görünmesi ve varlıkla kurulan ilişkinin en doğrudan ve en dolaysız yoludur.

Sanata dair kavram ikilikleriyle üzerinden geçtiğimiz klasik eserler bize klasiğin açık ve kapalı yanlarını göstermek amaçlı, rehber özelliği görürken bu açık ve kapalı form durumunun duyusal olan yanlarıyla yapıtı tanıma yapıtla ilgili derinleşmelere neden olan okumalarda ise görünüşün ardındaki gizil doğayı keşfetmekle elde edilebilir bazı şeyler. Gizil doğanın bilim tarafından tercümeye tabi tutulan kültürel, sosyal, psikanalitik gerçekler ise gördüğümüzün derinleşme tariflerini yaparak sanat yapıtının boyutlar arası, bir üst seviyeye çıkmış görülerini tinselliğini duyumsatabilir. Sanatın, gizil doğasını ortaya çıkarmak için doğrudan ve kendine ait bir dille bu yaratıcı döngüye katılabilirsin.

Sanat yapıtlarının klasik ve zamansız oluşuna dair çok klişe bir edebiyat vardır. Kısmen de doğrudur fakat bu yapıtların niteliklerini anlatmak için kullanılan bu sözler samimiyet ve gerçek bir zihinsel dolaşım içermiyorsa gerçekte zamansız ve klasik oluşlarına dair bir şey söyleyemeyiz. Klasik olanı tümel bir yargı olarak varsaydığımızda zihnin tasarıları bütün yapıtlarda benzer özellikler arar çokluktan birliğe varmaya çalışır. Bu bir sanat formülüyse eğer bu tümceden sayısız eser geçirebilir ve birbirini yok eden organizmalara döner. O halde bu küçük bir varsayımda bile tikellerden yola çıkacak bir birlik anlayışı bizi kutsal kitaplardan, yaşanan dünyanın psikozlarına değin araştırabileceğimiz bir anlam dünyasına ulaştırır. Verimli bir çoğalma ve yaratıcı bir zihnin ürettiği tekil varlıklar elde etmeye başlarız. Bunu epistemolojik bir şey olarak varsaydığımızda bilginin doğasına, metafizik bir şey olarak düşündüğümüzde var olmanın anlamına doğru akıp giden bir nehir misalidir o zaman yaşam. Yaşamın gizil doğası kavramlara bire bir karşıtlıklar bulup sanat yapıtı üzerinde onları çarpıştırmak yerine yapıtın, bizi anlamın devinimli var oluşuna  çıkarıp orada ortak değerler ışığında düşünmenin zevkini yaşamaktır. Dünyanın nimetleri görsel ve duyusal anlamlarını yitirip mananın hırçın sularında kendimize yol aramak için birer fenomene dönüşmüştür. Klasik veya klasiği dönüştüren Barok’un hareket ve ritm anlamları varlığın kavranma biçimlerindeki farkın metafizik bir algılama dışında nasıl kavranacağını sormanın bir yoludur.  Klasik sanatın yarattığı form zenginliği dış görünüşe atfedilen estetik bir kavrayışla anlaşılabiliyordu. Sanatın geçirdiği gelişim evrim mantığı içinde tanımlanabilecek bir hareketlilik içerisinde formun ve ona eşlik eden rengin eşliğinde kendine karşılıklar bulmuştur. Sanat yapıtının insanla beraber var olan yapısı nedeniyle salt insanı içeren bir sanat üretimi olmak yerine insanın varoluşsal kodlarını, dünya ile olan ilişkisini, derinliğini yansıtan bir alan olmaya başlamıştır. Klasik sanatta olan temsil biçimleri terk edilmeye başlayınca dünyanın uzamıyla eşgüdümlü modern sanat ortaya çıkınca form ve sanatın asal konuları çetrefil bir hal almaya başlamış kendine daha dinamik bir alanda temsil etmeye başlamıştır. Bilimin hızlı bir biçimde ilerlemesine yetişemeyen sanat, bilimin ulaşamadığı yerlere filozofik bakış açısı getirmiş. Sanat bilimi içerikleriyle hem sanata hem de bilim alanında geçerli bir düşünsel düzlem yaratmıştır. Hayatın da buna paralel daha karmaşıklaştığı psikolojik olguların daha etken bir şekilde var olduğu dünyamızda klasik olan tamamen geri planda kalırken modern içinde barındırdığı çelişkiler ve ihanete açık yanıyla hikayesini yazmaya devam etmiştir.

Bu da gösteriyor ki resim sanatının kendisine odaklanmak bu dünya gerçeğini kavrayabilmek için yetersiz bir yol olarak görünüyor. İnsan olmanın dayanılmaz hafifliği içerisinde herkesin kendi özelinde cevaplayacağı sorular sanatın içinde varlık gösteriyor. Bir oyuna benzeyen bu kendi hikâyesini yazma durumu sanat yapıtlarının çağrışımlarına açık olmak ve düşüncemizi derinleştirmekle baş edebileceğimiz bir şeydir. Tek başına resmin veya heykelin konuyla çok yakından ilgili olmadığı meseleye filozofik bir karşılık arama heyecanıyla yaklaşıp kavramlarla buluşmayı gösteren bir kendi öğretiniz, kendi hikâyenizi değerli kılan bir yol olarak bakabiliriz. Sanat, doğadan aldıklarıyla, fenomenlerle, empresyonlarla kendine formlar yaratıyor. Bizim bu formları artık bir takım şematik kavramlarla görmek yerine kendi içsel dünyamızda dönüştürmeye çalışmalı, görüleni görünmezlikleriyle sınamalıyız. Susan Langer’in dediği gibi “Sanat, insan duygulanımının mantıksal biçimidir.”