Kübizm, sanat tarihinin öngördüğü bir sanat yapma şekli değildir. Öyle olsaydı diğer dönemlerde olduğu gibi donuklaşıp bir tür müze öğretisi haline gelirdi. Kübizmin varlığı, insanın ayrımına vardığı gerçeklikler üzerinde sanat yapmaya başlaması demektir. Klasik bir perspektif anlayışının yerine konumlandırılan uzamsal bir yapıt üretiminden bahsediyoruz. Bir başlangıç ve sonun olduğu gerçeğinin arasına uzamsal yan yanalıklar koyarak tek, somut bir  doğrunun kalmadığı ilan edilmiştir. 1905’te Einstein’ın Rölativitesi bulunduğunda  Newton çoktan eskimişti. Bilim, sanat gibi farklı perspektiflerde görünebilen bir sistematik içermiyordu. Bilim ilerlemeci bir mantıkla evrimci bir çizgide değerlendiriliyordu. Sanatı gelişmeci bir mantığa sokması kaçınılmazdı. Kuantum,- Heisenberg’in Belirsizlik Teoremi gibi kuramlar zihinsel anlamda bir değişimi sağlamıştı. Bakış açılarını değiştirip yeni görme biçimlerinin varlığı yaşamın içinde imgesel bir yolculuğa devam ediyordu.

Yaşama özdeş olan Doğa’nın nasıl hesaplanacağını bilmek onu bir araştırma nesnesi haline getirmek, insanın işlevselleştirdiği, araçsallaştırdığı doğanın peşinden gitmek demekti. Güneş sisteminde en küçük bölünemeyen atomların varlığı, Darvin ve Marx’ın Kartezyen ayrımı ruh ve bedenin birbirinden ayrı yaşamsal olgulara örnek veriyordu. Marx’ın bir toplumun yapısıyla ekonomisi arasındaki bağlam öne çıkıyor, uzamsal bir düşüncenin var ya da yoktan daha hayati olduğu vurgulanıyordu. Marx ve Darwin, görüngülerin açıklanmasında uzamsal ilişkilerin olduğunu görmüştü. Güneş merkezli evreni makrokozmik açıdan görmek Tanrı’nın varlığının da kanıtlanmasını zorlaştırıyordu. Asıl önemli olan en küçük atomun keşfedilmesi, bir daha durağan bir bilim inancının da sonsuza kadar sekteye uğramasıydı.

Bu tür zihinsel dönüşümler, sanatçıların bire bir farkında olmasalar da psişik yapılarının doğayı görme biçiminde geometrik bir inşayı çağrıştırmasıyla ortaya çıkmıştır. İndirgemeci bir yöntem benimseyen Cézanne, resimlerinde formu ve çizgiyi öne çıkararak renk aracılığıyla güçlü bir yapısal düzen kurmuştur. Tonsal farklılıkların adeta büyük bir manifestoya dönüştüğü bu resim anlayışı, modern sanatın yapısal temelinin en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Modern sanatçıların çoğu, Cézanne’ın ortaya koyduğu bu yapıyı sorgulamış ve kendi estetik tercihleri içinde yeniden yorumlamıştır. Cézanne, form ağırlıklı bir sanat düşüncesi geliştirirken parçadan bütüne ilerleyen, aralıklara ve ilişkisel bütünlüğe önem veren denemeler gerçekleştirmiştir. Matisse’in renge dayalı yan yanalıkları da bu anlamda Cézanne’ın etkisini taşır.

Cézanne, doğayı yalnızca resmetmeye dayalı natüralist anlayışı terk ederek görüntünün kendi yapısal önemine dikkat çekmiştir. Duyumdan elde edilen görüngü, sanatçının yaratıcı ruhsallığında dönüşür; yaşanan anı sürekli yeniden kuran bir görme biçimine dönüşür. Bu yönüyle Cézanne’da form, yalnızca görünene ait bir unsur değil, yapısal bir zaferin taşıyıcısıdır. “Mont Sainte-Victoire” dizisi, sanatın artık felsefi ve düşünsel bir zemin olmaksızın varlığını sürdüremeyeceğinin de güçlü bir kanıtıdır. Başlangıç noktasına dönersek Cézanne, yapısal bir kök işlevi üstlenmiş; sanatın plastik evrimi içinde kendisine yeni izleyiciler ve takipçiler yaratmıştır.

Kübistler, sanatın görünürlüğünde sanatın yeni form anlayışının denemesini yapıyordu. Akademik doğrular olmadan hareket etmek, sanatın ruhuyla alakalı yeni pencereler açmak için verimli bir uzam ortaya konmuştu. Braque, sanat entelektüeli kimliğiyle kübizmi içinden inşa etmiş, onu tamamen bir içsel patlamalarla biçimlendirmişti. Mekaniğin yerine geçen yeni kozmolojik yaklaşımlar özgür uzamı sanata dair bir perspektifi içkin kılmak için bir temsilci arıyordu. Bu tamamen kübizmin içinde yeşerecek bir bakış açısına izleyiciyi davet ediyordu. İmge ve hareket, değişen, dönüşen evren anlayışını tarif etmek için geometrik biçimleri uzamsal bir evrende görünür kılmanın yollarını arıyordu.

“Kübistler, görüngülerin iç içe geçişini görsel olarak açığa çıkarabilecekleri bir sistem yaratmışlardı. Böylelikle de sanatta, durağan var olma durumları yerine süreçleri açığa çıkarma imkânı yaratmışlardı. Kübizm tümüyle etkileşimle ilgilenen bir sanattır. Değişik yönler arasındaki etkileşim, katı cisimlerle onları çevreleyen uzam arasındaki etkileşim; bir resmin yüzeyine yapılan belirsiz olmayan işaretlerle, onların temsil ettikleri değişken gerçeklik arasındaki etkileşim.”[1]

Kübizmi, Vermeer gibi Flaman sanatçılarla kıyasladığımızda eski ve yeni arasındaki fark doğrudan ortaya çıkar. Klasik sanatta doğanın, insanın ele alınışı doğal ve gerçekçi manzaralar üzerinden yürürken Kübizm’e gelindiğinde formun geometrik parçalanışına, doğanın ise devinimli bir hareketin içinde şimdideki akışına tanık oluruz. Form, klasik bir temsil ve anlatımdan uzaklaşarak kendi özünü arayan bir yönelimin içerisinde yaşamın en temel içerikleriyle yeniden inşanın yollarını araştırmıştır. Empresyonizmden farklı bir araştırma alanı belirlenmiştir. Empresyonistler doğada gördüklerini inceleme yoluyla parçadan bütüne giden varsıl alanlar yaratıyordu.

Empresyonizmin inceleme ve gözlem altına aldığı görüntüden bir çıkış bulmanın yeni ifade şekli Kübizmde kendine karşılık buluyordu. Kübist sanatçılar sanat eleştirisine yeni bir anlayış getirdiler. Tarihsel anlamda gelişmeci bir çizgi yerine farklı bağlamların, plastik öngörülerin, sanatçının yaşamının sanat nereye kadarına hakim olabilirdi. Braque ve Juan Gris disiplinli bir şekilde kübizmi içten içe olgunlaştırarak bir form haline getirmek, sanat tarihinin dinamikleri içinde kübizme de inanarak yer vermek istiyorlardı.

Kübizm, nesnenin doğrudan parçalanıp klasik sanat yapma yöntemlerinde eksik olanı formun çizgi, renk, geometrik soyutlama aracılığıyla bulmaya çalışıyordu. Bu yaşam enerjisinden, görünenin gerilimli dünyasından, hüznün ve kederin yarattığı yıkımdan başka bir şey değildi. Sanatçı, net bir şekilde doğada gördüğünden kopmuş kendine ait bir doğanın peşinde oluşmaya başlamıştı. Kübizm, geçmişteki sanat dönemlerinin geride bıraktığı izlerin peşinden gidip yaratıcı sanatın belleğine yeni forma dair kayıtları eklemişti.


[1]Berger, J. Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı, İstanbul, Metis Yayınları,1989,s.77

Yeni Yazılardan Haberdar Olun

İzlekler Sanat’ta yeni bir yazı yayımlandığında size e-posta ile haber verelim.

Kişisel verilerimin bülten gönderimi amacıyla işlenmesini kabul ediyorum. [Gizlilik Politikası]